11 Aralık 2017 Pazartesi

Abdülhak Şinasi Hisar külliyatı

Abdülhak Şinasi Hisar, edebiyatımızın kıyıda köşede kalmış, unutulmuş ve hak ettiği değeri bir türlü görememiş yazarlarından biri. Gönlünü edebiyata ve İstanbul'a vermiş yetenekli bir yazar; tam bir İstanbul beyefendisi.

Çamlıca'da, Göksu'da ve Boğaziçi'nin başkaca güzide semtlerinde yapılan gezintiler, mehtap izleyişler artık bütünüyle geçmişte kalmıştır. Fakat Osmanlı toplumunda kültürel değişimin son hız sürdüğü bir dönemde, Hisar bu değişimi yozlaşma olarak algılamakta ve geçmişin ışıltılı günlerini özlemektedir. İşte Hisar'ın edebiyatının esin kaynağı bu geçmiş özlemi.

Boğaziçi'ni başlı başına bir medeniyet olarak gören ve bu adlandırmayı bir terim olarak yaşamımıza sokan bizzat Abdülhak Şinasi Hisar'dır. Bunun yanısıra Fahim Bey gibi abidevî bir karakteri de  yazınımıza sokmuştur.

Yaşamı


Yazar kimliği kadar, araştırmacı, eleştirmen ve aydın kimliğiyle de üzerinde durulması gereken Hisar'ın yalnızca yapıtlarının adları bile sanıyorum onun donanımına ilişkin kabaca bir fikir vermeye yeterlidir. Aşağıda yazarın tüm yapıtlarının listesini sıralayacağım fakat ne sağlığında, ne öldükten sonra rahata erebilen bu talihsiz yazarın yaşamını sizlerle kısaca paylaşmak isterim öncelikle.

1883 yılında varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Babası hayranı olduğu iki şairin; Abdülhak Hamit Tarhan ve Şinasi'nin adlarını vermiş ona. Çocukluğu, Boğaziçi'nin seçkin semtlerinde geçmiş. Dadılarla, özel hocalarla büyümüş. Galatasaray Lisesi'ni bitirmiş; yükseköğrenim içinse Paris'e gitmiş.

Yaşamı boyunca hiç evlenmemiş. Söylentilere göre ömrü boyunca tek bir kadını sevmiş. Hisar'ın imkânsız aşkının Şair Nigâr Hanım olduğu yazılıp çiziliyor. Aralarındaki yaş farkında bakıldığında, Hisar'ın delikanlılık döneminde Şair Nigâr Hanım'ın 30'lu yaşların ortalarında bir kadın olması gerekiyor. Bu da, bu aşkın imkânsızlığının nedenini açıkça ortaya koyuyor.

Yurda döndükten sonra bir dönem memuriyet görevinde bulunan; çeşitli gazete ve dergilerde çalışan Hisar babasının ölümünün ardından pek o kadar da parlak bir yaşam sürmemiş. Bunun izlerini, çağdaşı olan yazarların anılarını okuduğumuzda sürebiliyoruz. Pek konuşmaz, pek fazla kimseyle görüşmez, dost eğlencelerine pek katılmazmış.

Rumelihisarı'nda babadan kalma yalısının köhnemişliğinden çok utanır, "yakında yeni bir yere taşınacağız" der dururmuş. Elbette kıt kanaat geçimle ne yalıyı yenileyebilmiş, ne de yeni bir yere taşınmaya muvaffak olmuş. 3 Mayıs 1963 tarihinde öldüğünde cenazesine bir avuç yakınından başka kimse katılmamış. Bugün Zeytinburnu'nda Merkezefendi Mezarlığı'nda dinlenmekte. Yapıtları gibi, mezarı da kıyıda köşede kalmış.

Yapıtları


Abdülhak Şinasi Hisar'ın kitapları uzunca bir süre bölük pörçük yayınlanmış. Özellikle ölümünün ardından uzunca bir süre unutulmuş. Eserleri, Dr. Necmettin Turinay'ın özverili çabalarıyla yeniden basılmaya ancak 2005 yılında başlamış. Yapı Kredi Yayınları (YKY) uzunca bir süre bu yapıtları özenli bir biçimde basarak biz edebiyatseverlerle buluşturdu. Ancak artık kitapların yeni baskısı yapılmıyor ve tüm Abdülhak Şinasi Hisar kitapları nadirata; hattâ deyim yerindeyse karaborsaya düştü.

Talep varsa niçin yeni baskı yok diye soracaksınız. Yazarın hiç evlenmediğini ve hayatına hiçbir kadının girmediğini söylemiştim. Dolayısıyla çocuğu ya da birinci dereceden hiçbir mirasçısı yok. Bilmem kaçıncı dereceden mirasçıları ise şimdilerde anlaşmazlığa düştüğü için kitabın yeni baskılarına müsaade etmiyorlarmış. Eğer doğruysa öfkelenmemek elde değil gerçekten. Bir avuç insanın maddi çıkarı nedeniyle koca bir toplumun ortak kültür mirasından yoksun kalmasını benim gönlümü burkuyor.

Büyük çoğunluğu yazarın sağlılığında yayımlanan yapıtlarının yanısıra, ölümünden sonra gazete ve dergilerde çıkan köşeyazısı ve makalelerinden derlenerek kitap haline getirilen yazıları da var. Yapı Kredi Yayınları'ndan bugüne dek yayımlanmış yapıtları şöyle: 


  1. Çamlıca'daki Eniştemiz
  2. Fahim Bey ve Biz
  3. Ali Nizami Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği
  4. İstanbul ve Pierre Loti
  5. Yahya Kemal'e Veda
  6. Ahmet Haşim: Şiiri ve Hayatı
  7. Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde
  8. Boğaziçi Yalıları
  9. Boğaziçi Mehtapları
  10. Geçmiş Zaman Köşkleri
  11. Geçmiş Zaman Fıkraları
  12. Kitaplar ve Muharrirler I
  13. Kitaplar ve Muharrirler II
  14. Kitaplar ve Muharrirler III
  15. Türk Müzeciliği
  16. Eski Zaman Edipleri

8 Kasım 2017 Çarşamba

Bizans Süiti - [Rosie Pinhas-Delpuech]

Bizans Süiti kitap kapağı
77 sayfalık bu minik kitap, bir sahafın "Sepet 5 lira" köşesinde buldu beni. Kendiliğinden geldi, elimin altına giriverdi. Arka kapağı okur okumaz, alınacakların arasına koymuştum onu...

Bir Türkiye Yahudisi olan Rosie Pinhas-Delpuech, kitapta kendi çocukluğundan, bizim yakın tarihimizden yansımaları paylaşıyor bizlerle. Çokdilli bir ailede, hiçbir dili anadili olarak benimsemeksizin yaşayan, Türkçeyi ilk kez okula gittiğinde öğrenen bir kız çocuğunun gözünden...

Anı/anlatı türündeki kitap, Yapı Kredi Yayınları tarafından 2004 yılında yayınlanmış. Genç yaşlarda Fransa'ya yerleşen ve hâlen aynı ülkede yaşayan yazar, kitabı Fransızca olarak kaleme almış. Türkçe çevirisi Aysel Bora'ca yapılmış.

Kitap; Gece, Gündüz, Obur Devin Ziyareti, Sofa, Sözsüz, 10 Kasım, Yol, Bayrak, Dağ ve Z/S adlı on bölümden oluşuyor. Okul öncesinden başlayarak, yazarın ortaokula varana kadarki yıllarını anlatıyor. "Anadilim bir yabancı dil" epigrafı ile başlayan kitap yazar tarafından G.R. adlı kişiye adanmış.

***

Babası Fransız, annesi Alman kültürüyle yetişmiş ve dolayısıyla bu dilleri mükemmelen konuşan; büyükannesi ise yarı İbranice yarı İspanyolca konuşan, sokaktaysa her gün bambaşka bir dil duyan bir çocuk olsaydınız siz hangi dili benimserdiniz? Ya da bir dili benimseyebilir ve kendinizi o dile ait hisseder miydiniz?

Yazarın doğumundan birkaç yıl önce Avrupa'nın göbeğinde, Hitler Almanya'sında yaşanan olaylar henüz çok tazeyken, annenin çocukla Almanca konuşmaya çalışması ev halkınca hoş karşılanmamaktadır. Yüzyıllar önce ataları İspanya'dan sürülerek Edirne'de yaşama tutunan aile, Yahudi İspanyolcasını kaydadeğer bir dil olarak görmemekte ve küçümsemektedir. Yahudi İspanyolcası anne ve büyükanne arasında yalnızca aile dedikoduları yapmak için kullanılan bir gizli anlaşma biçimidir. İbranice; yalnızca din öğretimi sırasında kullanılan, günlük yaşamda hiçbir yeri olmayan ölü bir dildir zaten. Türkçe ise zaten okula başladığında öğrenecek denilerek hepten ikinci plana atılmıştır.

***

Kitabın ilk bölümünde, yazarın küçücük bir kız çocuğuyken öğrendiği ilk Türkçe kelime olan "Poyraz Sokak"tan söz ediliyor. Sokaktaki insanların konuştuğu dilde olan bu sözcüğün, küçük çocuğun zihninde edindiği yer, yıllar sonra yetişkinlikte bile asla silinmiyor.

Evin başköşesindeki Alman yapımı Blaupunkt radyosu, salondaki kömür sobası, başı kırılan ve parmakları sobaya yapıştırılan oyuncak bebek, nüfus sayımında eve gelen nüfus memuru, zatürreeden ölen bir kardeş, Nilüfer Hatun İlkokulu'na başlayış, yeni arkadaşlar, Türkçeyle tanışma, öğretmenler, kadın öğretmenler çocukların kafasına vurduğunda bileklerindeki altın bileziklerden çıkan metal şangırtısı, 10 Kasım törenleri, sokaklara dökülen saldırgan bir kalabalığın Ya Taksim Ya Ölüm sloganları, pencerelere asılan Türk bayrakları ve yazarın çocuk belleğinden yetişkinliğe ulaşabilen başkaca anı kırıntıları 77 sayfa boyunca bizlere bizi öğretiyor.

Kitabın Z/S adlı son bölümündeyse ortaokul için Fransız Okulu'na kabul edilen Rozi'nin hayatı belki de sonsuza dek değişiyor, adıyla birlikte. Yıllarca Rozi diye yazmayı öğrendiği adı artık Fransızca yazım kuralları gereğince Rosie olarak dayatılıyor. Belki de bu yüzden 20 yaşına geldiğinde kendini Rozi olarak Türkiye'ye değil de, Rosie olarak Fransa'ya ait hissettiği için Fransa'ya göç etmeye karar vermiştir yazarımız...

***

Pangaltı ile Harbiye arasındaki Poyraz Sokak bugün hâlâ yerli yerinde duruyor. Heyhat ki bugün o sokakta Madam Rosie ile ailesinden hiçbir iz yok. Fakat belki Teşvikiye'deki Nilüfer Hatun İlkolulu'nun tozlu arşivinde bir kayıt defterinde adı kalmıştır. Z ile... Rozi olarak...


9 Ekim 2017 Pazartesi

Gurabahâne-i Laklakan - [Ahmet Haşim]

Adı edebiyat derslerinde sıkça duyulan, edebiyat çevrelerinde üzerine epeyce konuşulan bir şair Ahmet Haşim. Benim şiirle pek aram olmadığı için kendisiyle tanışmam pek geç oldu diyebilirim. Geç de olsa tanışmamıza vesile olan ise Selim İleri'nin yazılarıdır. Her yazısı edebiyata ilişkin bin bir ipucu ve işaret saklayan Selim İleri'nin kim bilir hangi kitabında gördüm Ahmet  Haşim ve eseri Gurabahâne-i Laklakan'ın adını. Bu ilginç ve gülünç eser adını görür görmez altını çizmiştim...

Gurabahâne eski Türkçede düşkünlerevi anlamına geliyor. Laklakan ise leylek sözcüğünün Arapça çoğul biçimi. Yani günümüz Türkçesiyle "Garip/Düşkün Leylekler Evi" demek. Türk dilinin kurallarıyla ve grameriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan tamlamalarla, çoğullamalarla dolu bu yazım dili artık çok şükür dilimizden temizlenmiş olsa da Ahmet Haşim, yaşadığı dönem dolayısıyla böyle yazmış, eserinin adını böyle seçmiş. Ahmet Haşim'in dil kullanımına ve dilde sadeleşme çabalarına olan karşıtlığına da ayrıca değineceğiz.

Elimdeki kitap, Dergâh Yayınları'ndan çıkmış. Bütün Eserleri dizisi içinde yer alan üçüncü kitap. Gurabahâne-i Laklakan ve Diğer Yazıları adlı iki bölümden oluşan bir derleme niteliğinde. Kitap, İnci Enginün ve Zeynep Kerman tarafından yayına hazırlanmış. İçinde birkaç edebî hikâye, çeşitli yerli gazetelerde çıkan köşeyazıları ve yazarın yurtdışındaki gazetelerde yayınlanan Fransızca makalelerinden oluşuyor. 367 sayfalık kitabın sonunda, özellikle araştırmacıların işine yarayacak çok işlevsel bir de dizin var.

Öncelikle şunu söylemekte yarar var: Ahmet Haşim, yazdığı dönemlerde neredeyse bütün ünlü yazarlarca benimsenen dilde sadeleşme ve Öztürkçeleştirme çabalarının en ateşli muhaliflerinden biri. Bu nedenle yazdığı yazılar dönemin en ağdalı, en ağır söylemlerini yansıtıyor.

Örneğin, Arap harflerini kullandığımız dönemlerde sözcüklerin yazımının sadeleştirilmesi ve bir standarda oturtulması konusunda başlanan seferberliğe ateş püskürüyor. Aşk, araba vb. sözcüklerin Arapçadaki gibi 'ayın' harfiyle yazılması yerine 'elif'le yazılmaya başlanmasına karşı çıkmak için hiç üşenmeyip makale yazabilecek muhafazakârlıkta bir yazar Ahmet Haşim.

Halk tarafından kullanılan gündelik sözcüklerin şiire girmesine katlanamıyor. Bu nedenle başta şiirleri olmak üzere tüm yazıları baştan aşağı Arapça ve Farsça sözcüklerle / tamlamalarla dolu. Hatırı sayılır bir Arapça ve Farsça söz dağarcığınız yoksa bu kitaptan bir verim almanız pek olası görünmüyor; zira kitabın hazırlanışında dipnotlarla sözcüklerin günümüz Türkçesindeki anlamları/karşılıkları verilmemiş. Kitap sonunda herhangi bir sözlükçe de yok.

Gel gelelim, kitabımız okurlarına paha biçilmez bir bilgi kaynağı vadediyor. Özellikle köşe yazılarında yaşadığı dönemin nabzını tutan; resimden heykele, müzikten sinemaya, mimariden modaya, yerli edebiyattan yabancı edebiyata her konuda söyleyecek bir lafı -ve epeyce bilgisi olan- bu adama hayran kalmamak elde değil.

Günümüzde İnternet sayesinde dünyanın tüm bilgisi hepimizin cebine dek girmiş olduğu halde hiçbirimiz böylesine donanımlı ve bilgili değiliz. Ahmet Haşim, nasıl oluyor da 1920'lerin başında Hint edebiyatından, Amerikan edebiyatına tüm dünya yazınına hâkim olabiliyor; insan gerçekten hayret ediyor doğrusu!

Ahmet Haşim'in genel kültürünü, dünya kültür ve sanat akımlarına olan hâkimiyetini gördük, takdir ettik; tamam. Fakat kişisel olarak her görüşüne katıldığımı söyleyebilir miyim? Gelin, Ahmet Haşim'in düşünce yapısına biraz eğilelim...

Ahmet Haşim
Ahmet Haşim'de dinî anlamda bir tutuculuktan söz etmek mümkün değil. İnançlı fakat katı ve tutucu değil. Aksine kimi yazılarında kadınların aşırı kapalılığı başta olmak üzere çoğu konuda fazla serbest bir din anlayışı benimsediğini söylemek hiç yanlış olmaz.

Ancak tahminimce doğup büyüdüğü coğrafyanın -Bir zamanla Türkiye toprağı olan Bağdat'ta dünyaya geliyor ve İstanbul'a sonradan gelerek Türkçesini tekamül ettiriyor- hayat görüşünün biçimlenmesinde büyük etkisi olmuş. Kitap boyunca pek çok yazıda kadın düşmanı (mizojen) ve ırkçı söylemlerle karşılaşıyorsunuz. Yazının sonuna ekleyeceğim alıntılarda birkaç örneğe yer vereceğim.

Kitapta beni en çok şaşırtan noktalardan biri Ahmet Haşim'in Avrupa gazetelerinde yayınlanmak üzere yazmış olduğu Fransızca makaleler oldu. Fransızca diyorsam, sağlam, çok sağlam bir Fransızcadan söz ediyorum. Günümüzde değil Türk edebiyatçıları içinde, edebiyat araştırmacıları içinde dahi böylesine nitelikli, dolu, kusursuz bir Fransızca ile makale yazacak çok az kişi olduğunu iddia ediyorum. Varsa çıksın, iki satır yazsın ve yayınlatsın da görelim.

Dikkatimi çeken bir başka husus ise yıllar içinde, özellikle de cumhuriyetin ilanından sonraki yıllarda Ahmet Haşim'in dil konusundaki tutuculuğunu bir kenara bırakıp, halkın diliyle, daha yalın bir Türkçeyle yazmaya başlaması oldu. Belki genç Cumhuriyet'in dil, alfabe ve ulusal kimlik konularında cesurca devrimler yaptığı dönemde camiada tutunmak, sivrilmemek, göze batmamak ya da hayatta kalmak için yazarın kendi kendine bilinçli uyguladığı bir sansürdü bu... Ya da dilin doğal gelişimine karşı koyamadı ve süreç içinde istemsizce kendi dilini sadeleştirdi Ahmet Haşim.

Yazımı bitirip alıntılara geçmeden önce, şunu söylemek isterim ki; bir spor karşılaşmasında taraf tutar gibi Ahmet Haşim'i destekleyen ya da ona karşı duran bir tavır alacak değilim. Onun edebî ve sanatsal birikimini, dile olan hâkimiyetini gördükçe bir sonraki sayfayı daha bir istekle çevirdim. Ancak, yeri geldi, günümüzün insanî ve toplumsal değerleriyle ters düşen görüşleri nedeniyle rahmetliye öfkelendim.

İyiyi, kötüyü, amaları, fakatları bir yana bırakıp şunu söyleyebilirim: Ahmet Haşim yazdıklarıyla bizim edebiyatımızın bir değeri. Onu okumak, bilmek, tanımak Türk edebiyatseverlerin boynuna bir borç.

***

Şeklimiz bir hile ve bir yalandır. İnsan, meyveleri aksine yapılmış bir mahlûktur. Tatlı eti dışarıda ve iç tarafı ele alınmayacak olan tarafıdır. 

***

Halbuki kıymeti nisbî olan iffet; zaman, iklim, din, âdet ve bilhassa giyiniş tarzlarına göre değişen kararsız bir fazilettir.

***

Mamafih, sebepler ne olursa olsun, bugünkü kadın çıplaklığının cinsî cazibeyi azaltmakta ve hassasiyeti uyuşturmakta olduğunda hiç şüphe yoktur. Nâmütenâhî çıplak bacaklar ve sayısız açık göğüsler göre göre, erkek gözü kadın etinin yalnız görünüşüyle doyuyor. Bu soğuk ve lakayt göze hırs parıltısını verebilmek için şimdi kadın ne müthiş kudretler sarf etmeğe mecburdur!

***

 Millî harslar yüzündendir ki memleketler henüz yekdiğerinin güzelliğini anlamağa muktedir olmuyor.

***

Kadın ancak örtünüp saklandığı andan itibarendir ki, bir fitne ve fesat unsuru oluyor. (...) Zira çıplak bir kadın vücudu karşısında hayalimiz harekete gelmek için hiçbir gıda bulmaz. Halbuki "hayal" örtülü bir kadınla karşı karşıya gelince derhal mahrem örtülerin altına girer ve orada müheyyiç bir âlem yaratmağa başlar. Hayali tahrik eden her şey gibi "örtülü kadın" da ahlâka münafidir.

***

Kadın mı güzel, erkek mi?
(...)
Ekser hayvan cinslerinde erkeğe nazaran dişi çirkindir.
(...)
İnsan cinsinde de, dişinin erkekten daha güzel olması için hiçbir sebep yoktur. Kadının süslenmeğe muhtaç olması, saçlarını bir uzatıp bir kısaltması, hayvan kürklerine sarınması, fıtraten güzel olmadığının ve bunu kendisi de bildiğinin kâfi bir delili değil midir? Erkek sunî süs vesaitine tenezzül etmez, zira erkek güzelliği buna müftakır değildir. 

***

Serveti bu gibi zelil ellere bu kadar kolayca râm olmuş görenler, cüzzamlı olmaktan, sakat olmaktan utanır gibi, fakir olmaktan da utanmağa başladılar. İşte bu suretle parasız görünmek hicabı, dünya sahasında namus hicabını mağlup etti.

***

Ey, en küçük heveslerine esir olduğumuz kadınlar! Söylemezsiniz ama pekâlâ bilirsiniz ki, bütün varlığınız erkeğin size karşı duyduğu aşka bağlıdır. Erkeğin aşkı olmasa, düşük omuzlu, kısa ayaklı, iri kalçalı, korkunç bir mahlûk şekline istihale etmenize mâni ne kalır? Erkek aşkına lisan veren dâhilerin, sihrengiz aynalar teşkil eden ulvî eserlerinde aksinizi gördüğünüz içindir ki, kendinizi beğenirsiniz.

***

Bugüne kadar kadınlarımız, bilâistisna, dünyanın en güzel kadınları zannedilirdi, çünkü çarşafın sihrine bürünmeden ziyaya çıkmazlardı. Fakat vakta ki bu müheyyiç mahremiyetlerinden çıktılar, siz yabancılar çirkinlik nispetinin bizde yüzde doksan beş olduğunu hayretle gördünüz. (...) Çirkin tasavvur edemediğiniz Türk kadının, her yerde olduğu gibi ekseriyetle çirkin olduğunu görünce, bunu birden hâsıl olmuş esrarengiz bir tereddidir sandınız...

***

Herkesin imlâyı doğru bilmeğe ne mecburiyeti var. Neden istikabalin bütün demircileri, ustabaşıları, şoförleri, bakkalları ve kasapları imlâyı mükemmelen bilmeğe mecbur tutulsun?

***

Lisanı doğru yazmağı bilen bir kadına henüz tesadüf edilmemiştir. 




3 Ekim 2017 Salı

Intermezzo - [Fikret Adil]

Intermezzo
Fikret Adil, ne yazık ki günümüzde çok tanınan, bilinen bir yazar değil. Hatta unutulmuşken, şans eseri keşfedilip eserleri yeniden basılmış desek yanlış olmaz. Fikret Adil ile ilgili genel bilgileri ve benim yazarı nasıl keşfettiğimi bir diğer kitap yorumu olan Asmalımescit 74 yazısında paylaşmıştım.

1930'ların Türkiye'sinde Beyoğlu'nda yaşayan ve tam anlamıyla bir Bohem hayatı süren Fikret Adil'in, kendi yaşantısından kesitler daha çok Asmalımescit 74 kitabında yer alıyor.

Intermezzo ise yine 1930'ların İstanbul'una ayna tutmakla birlikte Fikret Adil'in kendi yaşamını değil; onun tanıklığında yaşanan ve İstanbul'dan Atina'ya uzanan büyük bir aşk skandalını anlatıyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarında resmimizin, tiyatromuzun, şiirimizin, romanımızın nabzını tutmak isterseniz Fikret Adil'i mutlaka okumalısınız. Sanatın her dalını yakından izleyen bu adamın çevresi doğal olarak sanatçılarla çevrili. Bu ilişki sıradan bir tanışıklık değil, güçlü bir arkadaşlık, dostluk olarak çıkıyor karşımıza.

Kitabımızın ana konusunu oluşturan bu aşk skandalının kahramanı da Fikret Adil'in çevirdiği bir oyun sayesinde tiyatroda tanıştığı Yorgos Pappas adlı Atina'ya göçmüş bir İstanbul Rum'udur.

Pappas, bir Fransız kızına tutulup Montpellier'ye yerleşmiş ve çocuk sahibi olmuşsa da kaynatası ona bir türlü ısınamamıştır ve bir gün onun zoruyla, onun ayarladığı bir trene binerek karısını ve çocuğunu terk eder. Bundan sonra Atina'ya, meşhur olan annesinin yanına yerleşir ve tiyatro yapmaya başlar. Sayısız gönül eğlencesi kadınlar gelir ve geçer Pappas'ın yaşamından bu dönemde.

İşler, Pappas bir gün trupuyla birlikte İstanbul'a turneye çıktığında değişecektir. Onu sahnede izleyip âşık olan Musevi kızı Tina, ayrıntılarını kitapta bulacağınız şekilde, Pappas'ı da kendine âşık eder ve iki yeni sevgili din ve millet farkını umursamayarak birlikte kaçmaya karar verir.

Kızın zengin işadamı babası durumdan kuşkulanıp onları takip ettirse de, genç âşıklar ustaca bir planla herkesi atlatırlar ve ilk uçakla Atina'ya kaçarlar. Ertesi gün tüm İstanbul ve Atina gazeteleri iki çılgın âşığı konuşmaktadır. Kızın babası perişan olmuştur. Kızı kaçtığı için değil, haciz korkusuyla kızından bile habersiz tüm mal varlığını kızının üstüne yaptırmış olduğu için!

Kızının peşinden doğruca Atina'ya giden baba, mal varlığını güvenceye almak için kızının aklını çelecek kirli planlar yapar ve başarılı da olur. Düzmece belgelerle Pappas'ı katil gibi göstererek kızının aklını çeler ve tüm mal varlığının kızının üstünde olduğunu sonunda ona da açıklayarak Pappas'ı servet avcısı konumuna düşürür. Tina nedense inanır ve Pappas'a dönmez.

Babasının kızı zorla tuttuğunu düşünen Pappas, yakın arkadaşlarıyla bir plan yaparak sevgilisini kaçırmaya karar verir. Bu planın tüm ayrıntılarını kitapta okuyacak ve çok güleceksiniz. Yalnız şunu bilin ki, Pappas son dakika Tina'yı kaçırmaktan cayıyor. Pappas, yıllar sonra Fikret Adil'e bunun nedenini şöyle açıklıyor:

- Sen, dedi, bir gün bana Türkçe bir darbımesel söylemiştin. Onu hatırladım da ondan.
- Neydi o darbımesel?
- Zorla güzellik olmaz. 

***

Asmalımescit 74 kitabında Yeşilköy tayyare istasyonundan Paris'e bir uçuşun 19 buçuk saat sürdüğünü öğrenmiş ve çok şaşırmıştım. Bu kitapta da öğrendim ki eskiden İstanbul'un Boğaziçi semtlerinden biri olan Büyükdere'de bir havalimanı varmış. Kahramanlarımız buradan uçağa biniyor ve 4 saatlik bir uçuşun ardından Atina'ya varıyor. 

Bu söyleyeceklerim kitapta yok ama öylesine ilgimi çekti ki kısa bir araştırmadan sonra şu bilgilere ulaştım: Deniz uçaklarının kullandığı bu alana posta uçakları inip kalkarmış. İtalyan kökenli Aero Espresso firmasına ait uçaklar Büyükdere'den kalkarak Atina üzerinden İtalya'nın Brindisi limanına inermiş. 

***

İntermezzo sözcüğü Türkçe sözlüklerde "opera ve operetlerde perdeler arası çalınan serbest müzik" olarak tanımlanıyor. Aynı zamanda Intermezzo'nun 1930'ların Beyoğlu'sunda bir mekân adı olduğunu görüyoruz. Intermezzo sözcüğünün ya da adının kitapta hiç geçmemesi bu bağlamda düşündürücü bir hâl alıyor. Vatan gazetesinin kitap ekinde rastladığım bir yoruma göre ise, yazar bu adı Beyoğlu'ndaki aynı adlı mekândan mülhem Bohem hayatının simgesi olarak seçmiş olabilir. Bana son derece mantıklı geldi. 

***

Yazara ait iki diğer kitap olan Avâre Yıllar ve Gardenbar Geceleri'ni de yayınlayacağını duyuran Sel Yayıncılık, bu kitapları birleştirilerek tek bir kitap haline getirilmiş ve bu hâliyle yayınlanmış. En kısa zamanda alıp okuyacağım! Bunca çer çöp arasında Fikret Adil okumaya öylesine değer ki!

Bir Çift Ayakkabı - [Sunay Akın]

Bir Çift Ayakkabı
Sunay Akın, en sıradan şeyleri bile sihirli sözcüklerle bir şiir gibi anlatmayı becerebilen bir yazar. Bir Çift Ayakkabı, bu yeteneğin en somut örneklerinden biri. Ayakkabı gibi sıradan, önemsiz, hatta itici bir nesne, Akın'ın o güzel anlatımıyla edebiyatımıza giriyor.

Yazar'ın İlker İnan ve Atalay Tarlabaşı adlı kişilere ithaf ettiği kitap, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan yayınlanmış. İlk baskısı Kasım 2011'de yapılmış ve Zeytinburnu'nda basılmış. 184 sayfadan oluşuyor.

İstanbul'un Nâzım Planı ve Kızkulesi'ndeki Kızılderili kitaplarından sonra bu kitap, yazarın okuduğum üçüncü kitabıydı. İstanbul'un Nâzım Planı'nı çok severek okuduysam da, Kızkulesi'ndeki Kızılderili'de akmayan, doğal olmayan bir şeyler sezmiştim. Gel gelelim, Bir Çift Ayakkabı ile yeniden o ışıltılı Sunay Akın tarzına döndük.

Neler yok ki Bir Çift Ayakkabı'da... Bu nesnenin edebiyattan, resme, tarihten sinemaya, spordan dine yaşamımızın aslında her alanında kendine yer bulmuş olduğunu belki ilk kez bu kitapla fark edeceksiniz. Nasıl olup da bugüne dek kimse kalkıp ayakkabıların hakkını teslim etmemiş diye hayıflanacaksınız. Hatta kitabı okurken "Ayakkabı binlerce yıldır, gündelik yaşamımızın bir parçası, acaba dünyada bir ayakkabı müzesi var mıdır?" diye düşünmüştüm ki, bu kitap onun da yanıtını verdi. Varmış meğer!

Kitap tüm Sunay Akın kitapları gibi baştan aşağı hayret verici, aydınlatıcı ve bilgilendiriciydi. Altını çize çize, bol bol yıldızlar koyarak okudum. Ancak herhalde en çok dikkatimi çeken bölüm şu oldu:

İslam dünyası da, mabede girerken temiz kalpliliğin, arınmışlığın ve bağlılığın ifadesi olarak ayakkabılarını çıkarmayı sürdüren kültürlerdendir. Ne var ki Türkiye'de bir camiden içeri girerken kapıda bırakılan sadece ayakkabı değildir. Tıpkı ayakkabı gibi, Türk milleti anadilini de mabetlerinin dışında bırakır!.. Ve camide, Tanrı'ya olan bağlılığını, temiz kalpliliğini, sevgisini anlamadığı bir dille ifade etmek zorunda kalır. 

Bunun dışında evden kaçan karısının ayakkabası içine para koyan adamın hikâyesi, İstanbul boyacılarının ve boya sandıklarının hikâyesi, dünyanın en büyük ayakkabısının hikâyesi, Kızkulesi'nin bekçisinin ayakkabı dolabı yaptığı kitaplığın hikâyesi, kış günü yalınayak gezen bir oğlan çocuğuna verilen bir çift ayakkabının hikâyesi, çizmeyi aşmak deyiminin hikâyesi, astronotların aya bıraktığı ayakkabıların hikâyesi ve Abdülaziz'in içine toprak doldurup giydiği ayakkabının hikâyesi bu kitapta okurlarca keşfedilmeyi bekliyor.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti - [Hagop Baronyan]

Bir Osmanlı Ermenisi olan Hagop Baronyan, edebiyat dünyamızda adını duyduğumuz, bildiğimiz bir yazar değil. Yazılarını genellikle Ermenice olarak yazmış ve yayınlamış olmasının bunda büyük etkisi olsa gerek. 

1842 yılında Edirne'de dünyaya gelen ve ilkgençliğini burada geçiren Baronyan, 1864'te İstanbul'a taşınmış ve burada gazetecilik ve edebiyatla uğraşmıştır. Çoğunlukla, Ermeni toplumuna odaklanmakla birlikte toplumun tüm kesimlerini dikkatle gözlemlemiş, toplumsal sorunları mizahî bir dille eleştirmiştir.

Hiciv yazılarının yanında, Osmanlı Ermeni gazetelerinde başyazarlık görevleri yürütmüş, tiyatro denemeleriyle tanınmıştır. Baronyan, 1891 yılında 49 yaşındayken İstanbul Kazlıçeşme'deki Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi'nde veremden ölmüştür.

İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti adlı kitabı, 1800'lerin ikinci yarısında İstanbul'un Ermeni mahallelerine odaklanan bir nevi seyahatname olarak değerlendirebiliriz. Ermenice olarak kaleme alınan ve ancak 2014 yılında Türkçeye çevrilen yapıt Can Yayınları'ndan çıkmış. Çevirmenliğini Ermenice aslından Paris Hilda Teller Babek yapmış. Kitap Zeytinburnu'nda basılmış. 136 sayfadan oluşuyor.


Kitap ne anlatıyor


Kitapta 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında imparatorluk İstanbul'unda, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı 34 mahalleye yapılan -hayalî- gezileri anlatılıyor. Ermeni toplumunun sorunlarını, geleneklerini, huylarını ve yaşayışlarını gözler önüne sermek amacıyla yazılan eser, tüm hiciv yazılarında olduğu gibi pek çok abartılı genellemeyle dolu. Günümüzde okuyanı gülümseten bu satırlar, acaba o zamanlar Ermeni yurttaşlarımızı kızdırmış mıdır?

Baronyan'ın fotoğrafı
Kitapta adı geçen mahalleler:

  • Ortaköy
  • Kumkapı
  • Kasımpaşa
  • Beşiktaş
  • Karagümrük / Salmatomruk
  • Eyüp
  • Kadıköy
  • Rumelihisarı
  • Selamsız
  • Topkapı
  • Gedikpaşa
  • Üsküdar Yenimahalle
  • Pera (Beyoğlu)
  • Balat
  • İcadiye
  • Samatya
  • Kuzguncuk
  • Dış Kumkapı
  • Hasköy
  • Kınalıada
  • Boyacıköy
  • Galata
  • Kuruçeşme
  • Eyüp (Surp Asdvadzadzin)
  • Büyükdere
  • Yenikapı
  • Kartal
  • Kandilli
  • Samatya Yenimahalle
  • Narlıkapı
  • Beykoz
  • Makriköy (Bakırköy)
  • Feriköy
  • Yeniköy
Kitapta genel olarak sözkonusu mahallelerde kaç Ermeni hanesi bulunduğu, kaç okul bulunduğu, mahalle kilisesiyle ilgili birkaç bilgi, semtin havasının ve ikliminin nasıl olduğu ve halkın politik konularla ne denli ilgili olduğu gibi konularda bilgi veriliyor. Yazarın "Millî konular ve sorunlar" olarak adlandırdığı bu tanımlamayla tam olarak neyi kastettiğini ben açık olarak anlayamadım. Genel Osmanlı siyasetinden ziyade, sanıyorum ki Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeni milletinin sorunlarını kastediyor.

Okuduğunuzda sizlerin de göreceği üzere, kitabın odak noktasında eğitim ve Ermeni okulları var. Bu yönüyle Baronyan, gerek kız, gerekse oğlan çocukları için ilköğretimin önemini daha 1800'lerde anlamış, aydın bir milliyetçi olarak öne çıkıyor. Kiliselerde toplanan yardım paralarını bolca eleştirdiği gibi, halkın kiliseye olan ilgisinin azalmasından da yakınıyor.  

Kitaptan birkaç gülümseten satır


Eyüp'te çok fazla yaşlı kadın yaşamasını yazar kendine özgü mizahî diliyle şöyle anlatır:

Kadınların yürekleri geniştir, bu yüzden uzun ömrülüdürler. En kısa ömürlü kadın doksan dokuz yaşındadır. Yüz yaşında biri öldüğünde genç yaşta hakkın rahmetine kavuşmuş sayılır. Bir yaşında bir kız öldüğünde düşük sayılır. 

Kayserili Ermeni esnafın Kadıköy'de emlak simsarlığı yapmasına ve elisıkılığına ise şöyle değiniyor:

... Birkaç yıl önce Yahudi'nin biri kehanet edip dedi ki: "Yerin altına girecek "k" harfiyle başlayan bir köy var. Herkes bu köyün Kadıköy olduğunu bağırdı ... Bu haberi yayan bizim Kayserililer ucuz fiyatla ev almak için bu tevatürü anlatmışlardır. Neticede ev fiyatları yüzde altmış ucuzladı ... Kadıköy'de oturanların birçoğu köyden ayrıldı. Bizim Kayserili esnaf bulunduğu yerden kalkmadan "Ucuz oturalım, yerin dibine de girelim" dedi.

Üsküdar'ın tepe semtlerinden olan Selamsız'da yaşayan Ermenilerin, komşu Yenimahalle ile olan anlaşmazlıkları ise şöyle yankı buluyor Baronyan'ın satırlarında:

Selamsızlılar komşusuyla (Yenimahallelilerle) cehenneme bile gitmek istemez. Yenimahalleliler de onlarla cennete.... Selamsızlılar şimdi o kadar ayrılmışlardır ki Yenimahallelilerden, onları farklı bir millet kabul ederler. 
Birbirlerinin papazlarından kutsanmaz, birbirlerinin kiliselerine gitmezler. Papazlar da halkına ayak uydurmuştur.
Yenimahalle okulunda kavga çıkaran çocuğa, "Anlaşılan seni Selamsız'ın papazı vaftiz etmiş" derler. 

Topkapı'daki bir Ermeni kilisesinde görev yapan vaizin bed sesini hicvetmek için yine döktürmüştür Baronyan:

... Öyle bir ses çıktı ki, oğlum korkudan düştü bayıldı.
Allah Allah, gürlememeydi o?
Keşke gürleme olsaydı. Anlatılmaz bir ses...
Bomba mıydı?
Keşke bomba olsaydı. Anlatılmaz bir ses...
Neydi peki?
Kilise görevlisinin sesiymiş. Hemen oğlumu kucaklayıp doktora koştum. Ümit yok, ödü kopmuş dediler ve oğlum öldü. 
Yine Topkapı'nın havasının yumuşak ve sağlıklı olmasına şöyle değiniyor yazar:

Topkapı'nın havası çok sağlıklıdır. Böyle giderse papazlar istifa edecek, zira hiç cenaze çıkmaz.

Ermeni kadınlarının Büyükdere'deki sayfiye yerlerinde yaptığı kaçamaklar da Baronyan'ın gözünden kaçmamış:

Çoğunlukla hava değişimine gidilen bir köydür ama koca değiştirmeye gidenler de eksik değil.

Kartal'daki Ermeni kilisesinin nevi şahsına münhasır zangocu ve kiliseyi her sabah tıkabasa dolduran halkı da kendine yer bulur kitapta:

Kartallı, kiliseseverdir. Zangoç her sabah elinde sopayla kapıları çalıp uyandırarak duaya çağırır dindar halkı.  Belli değildir kiliseye gidenlerin sopadan mı, Allah'tan mı korktukları.
Bir dönem Kandilli semtindeki Ermeni okulunda öğrencilere kötü yemekler verildiği ve üstüne üstlük okulda dayak olayları yaşandığı anlaşılmaktadır:

Biliyoruz ki bu okuldaki öğrenciler yılda birkaç kez börek yer ama bilmiyoruz ki yılda kaç kez dayak yer. 

Sonsöz 


Günümüzde ülkemizdeki nüfusu hepi topu 70 bine düşen Ermeni toplumunun bir zamanlar okullarıyla, kiliseleriyle, mahalleleriyle yaşantımızın ayrılmaz bir parçası olduğu günleri anlatan bu kitabı okurken, acaba anlatılan bizim İstanbul mu diye sormadan edemiyor insan.

Bugün Ermeni cemaatiyle uzaktan yakından bağdaştıramadığımız Kartal, Üsküdar, Eyüp, Topkapı gibi semtlerde artık Ermeni toplumunun izleri geri gelmemecesine silinmiş durumda. Tarihe tanıklık eden tek şey, hiç değilse bu kitabın satırları şimdi.

Hoş vakit geçirmek, İstanbul'u bilinmeyen bir yönüyle, bir Ermeni yurttaşımızın gözünden görmek, bir dönemin Ermeni toplumuyla ilgili bilgi edinmek için okumanızı önerebileceğim, hoş bir kitap İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti.

Mavi Sürgün - [Halikarnas Balıkçısı]

Halikarnas Balıkçısı ile tanışma kitabım Aganta Burina Burinata olmuştu. Mavi Sürgün, yazarın okuduğum ikinci kitabı. Şimdi düşünüyorum da Mavi Sürgün'ü daha mı çok sevdim ne?

Öncelikle kitabın künyesini verelim. İstanbul dışında etkinlik gösteren sayılı yayınevlerimizden olan, Ankara merkezli Bilgi Yayınevi tarafından basılmış. Elimdeki kitap Ekim 2016'da yayımlanan 22. baskı. Kitabın ilk baskısı yine Bilgi Yayınevince 1961 yılında gerçekleştirilmiş. Halikarnas Balıkçısı'nın "Bütün Eserleri" dizisinin 3. kitabı. 226 sayfadan oluşuyor.

Okuyuşum boyunca dilinin duruluğuna, anlatımın akıcılığına hayran kalarak çevirdim kitabın sayfalarını. Kitaba ne ara başladım; kitabı ne ara yarıladım, ne ara bitirdim inanın anlamadım. Böyle bir kitap için birkaç satır yazmasam içim rahat etmezdi. Daha fazla okur tarafından bilinsin, duyulsun istiyorum. Halikarnas Balıkçısı edebiyatımızda gözardı edilmiş; hakettiği değeri bulamamış bir hazine bence.

Bu kitap bir özyaşamöyküsü; yazarının kendi yaşamının bir bölümünü anlatıyor olması hasebiyle bir anı kitabı. İstanbul gazetelerinde hikâyeler tefrika ederek geçinen bir yazardır Cevat Şakir.


Mahkûmiyet ve sürgün 


Savaş döneminde eşlerini, ailelerini görmek için ordudan kaçan askerlerle ilgili haberlerden esinlenerek kurgu bir öykü yazar. Konu asker olunca, içinde bulunulan dönem de Kurtuluş Savaşı olunca, öykü yetkililerin dikkatini çeker, öfkesini toplar.

Bir gün, Üsküdar Şemsipaşa'daki evinin kapısı çalınır ve karakola çağrılır. İstiklâl Mahkemeleri'nde yargılanacağı söylenir ve bu nedenle ilk trenle Ankara'ya gönderilir. Gidince anlaşılır ki, sebep yazdığı bu öyküdür. Vatana ihanet, millî mücadeleye muhalefet gibi konularda hiç acıması olmayan ve çokça idamlar gerçekleştiren İstikâl Mahkemeleri'nde kendisinin de peşin hükümle idam edileceği gelir kulağına.

Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı
Kendince, firarî askerleri haklı göstermek ya da mücadeleyi küçümsemek gibi bir amacı olmasa da, yargılama sırasında "yok" da diyemez, nedense doğru düzgün kendisini savunamaz bile. O, yargılama sonucunda idam hükmünü duymayı beklerken, 3 yıllığına Bodrum'a, kalebentlikle sürüldüğünü öğrenir.

Yol serüveni


Sürgün yerine götürülmek üzere derhal 2 asker nezaretinde yola çıkarılır. Kaçma olasılığına karşı İzmir'e dek vapurla gitmesine de izin verilmez. Bu nedenle Bodrum'a karayoluyla gidecektir. İşte bizim kitabımızın asıl hikâyesi bu yol macerasıyla başlıyor. Cevat Şakir, İstanbul'dan Bodrum'a gidişinin 6 ay süreceğini nereden bilebilirdi ki...

Konakladıkları çoğu yerde bir aksilikle, bir bahaneyle hiç de hesapta olmayan biçimde kimileyin 20-25 gün kalmak suretiyle Bodrum'a güçbela ulaşırlar. Bodrum'a varana dek nerelerde duraklamazlar ki, Afyonkarahisar, İzmir Karşıyaka, Aydın, Çine, Muğla, Milas... Her biriyle ilgili bir dünya anı, o zamanın kentleri hakkında pek çok gözlem kitabın sayfalarında keşfedilmeyi bekliyor.

Bodrum'a varana dek, gördüğü herkesten Bodrum'a ilişkin bilgi almayı deneyen Cevat Şakir, bir türlü istediği somut bilgileri edinemez. Yalnız savaş sırasında Bodrum Kalesi'nin harap olduğu öğrendiği için, kaleye kapatılamayacağı iyiden iyiye belli olmuştur. Bu durumda iki seçenek vardır: ya hapishaneye girecek ya da cezası Sinop'a sürülen arkadaşı Zekeriya gibi kalebentlikten sürgüne çevrilecektir. Kader, Cevat Şakir'in yüzüne güler ve kalemine duyulan saygı nedeniyle olacak, Bodrum'a vardığında kaymakam aldığı bildiri üzerine ona şehir içinde serbest dolaşabileceği müjdesini verir.


Bodrum günleri


Cevat Şakir'in Bodrum'la özdeşleşen şiiri
Bu noktadan sonra kitabın yol macerası bölümü bitiyor ve yazarın Bodrum'daki sürgün günleri başlıyor. Ama ne sürgün! Keşke bir suç işlesem de bana da böylesi bir ceza reva görülse. Gülünç bir fiyata, deniz kıyısında görür görmez vurulduğu bir evi kiralamakla başlar Cevat Şakir yeni yaşamını kurmaya. Günbegün evini, yeni yaşantısını düzenler. Bu sırada çeviriler yaparak günlük kazancını çıkarır.

Durumundan hiç de yakınmayan Cevat Şakir, cezasının bitimine 1,5 yıl kala -masum olduğu anlaşıldığı için olsagerek- affedilir ve cezasının kalanını İstanbul'da geçireceği bildirilir. Ama Bodrum'a âşık olan Cevat Şakir, cezası dolar dolmaz (ki zaten cezanın İstanbul'da geçen bölümünün boşa çekildiği anlaşılır; çünkü ortada İstanbul'da kalması mecburiyetini gösteren hiçbir belge yoktur!) ailesiyle birlikte Bodrum'a geri döner. Çocukları burada büyür.

Bodrum günleri Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın adım adım Halikarnas Balıkçısı'na dönüşmesine tanıklık eder. Başından beri yptıklarıyla yerli halkın dostluğunu ve muhabbetini kazanır. Avrupa'dan kaynak kitaplar ısmarlayarak balıkçılık ve tarım konusunda kendini epeyce geliştirir. Bilgilerini halkla da paylaşır. Çevresindekileri eğitir.

Yörenin iklim ve toprak özelliklerini iyiden iyiye araştırır. Öyle ki Bodrum'da, hatta Türkiye'de o güne değin bilinmeyen, yetişmeyen meyvelerin, bitkilerin tohumlarını getirterek Bodrum'da yetiştirmeye başlar. Günümüzün Bodrum mandalinası ve o zamanlar yazarın bile "greypfrut" dediği greyfurt meyvesi, onun sayesinde Bodrum'da yayılır.

Sonsöz


Cevat Şakir'in Bodrum'daki kabri
Bu kitabın dışında da biliyoruz ki Cevat Şakir, yazdıklarıyla Akdeniz kültürünün tanıtılması için büyük çabalar ve yararlılıklar göstermiş bir yazardır. Bodrum'u Bodrum yapan kişiliklerden biridir hiç kuşkusuz.

Çocuklarının eğitimi dolayısıyla İzmir'e taşınıp orada yaşamak zorunda kalsa da, gönül bağıyla hep Bodrum'a bağlı kalmış; 13 Ekim 1973 tarihinde öldüğünde de Bodrum'a gömülmüştür.

Mavi Sürgün, yazarı Halikarnas Balıkçısı yapan olayların başlangıç aşamasını anlatması bakımından önemlidir. Duru Türkçesi, akıcı anlatımı ve zengin biçimiyle Türk yazınının en güzel yapıtlarından biri olarak yeni kuşaklarca keşfedilmeyi bekliyor.