7 Temmuz 2014 Pazartesi

Sineklerin Tanrısı - [William Golding]

Kitap kapağı
Sineklerin Tanrısı, bir arkadaşımın önerisi üzerine satın aldığım bir kitaptı. İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan kitabı "Modern Klasikler" dizisine dâhil etmişler. Bu merakımı daha da artırdı. Esaslı bir kitapla karşı karşıya olduğuma emin oldum.

Kitabın konusu kısaca şöyle: İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra belirsiz bir tarihte nükleer bir dünya savaşı yaşanmaktadır. Uçakla güvenli bir yere nakledilmek istenen 6-12 yaşları arasında bir grup çocuk, uçağın okyanus ortasında ıssız bir adada düşmesi sonucu burada mahsur kalırlar.

Birbiriyle ilk karşılaşan çocuklar Ralph ve Domuzcuk lakaplı oğlandır. Domuzcuk suyun içinde bir denizminaresi bulmuş, Ralph bunu bir borazan gibi çalarak adada mahsur kalmış başka çocuklarla buluşmuştur. Sesi duyan tüm çocuklar gelince, baştan beri birleştirici bir rol oynayan Ralph'i, oybirliğiyle topluluğun önderi olarak seçerler. Çocuklar yine oybirliğiyle adayı daha yaşanır bir yer hâline getirmek için kararlar alır, kurallar koyar, görev bölümü yaparlar.


Adayı ilk kez keşfe çıktıkları zaman, adanın büyük bölümünü yalayıp yutan bir yangın çıkmasına neden olurlar. Ucuz atlattıkları bu kazadan sonra adada sürekli bir ateş yakarak dumanıyla kendilerini geçen gemilere fark ettirme fikri doğar. Ateşi canlı tutma görevi, av görevini de üstlenen Jack ve grubuna verilir. Daha ilk günlerde, nöbetçilerin uyuyakalması ve ateşin sönmesi nedeniyle yakından geçen bir gemiyi ve kurtulma fırsatını kaçırırlar. Bu noktadan sonra ipler gerilir ve Ralph ile Jack arasında gözle görülür bir zıtlaşma başlar.

Avcılığa önem veren ve kurtulmayı umursamıyormuş gibi görünen Jack'in tutumu gün geçtikçe hırçınlaşır, sertleşir. Öldürmekten âdeta zevk almaya başlar. Bu sırada adada bir canavar korkusu baş gösterir. Bir gün adaya paraşütle bir asker düşer ve ölür. Karanlıkta bunu gören çocuklar onun canavar olduğunu düşünerek iyice korkar ve varlığından emin olurlar.

Bundan sonra Ralph ve Jack arasındaki bağlar tamamen kopacaktır. Baştan beri Ralph'in önderliğini kabullenmeyen Jack, çocukların en zalimi olan Roger ve bir başka çocuk gruptan ayrılır. Adanın bir diğer köşesine giderek kendilerine yeni bir düzen kurarlar. Avcılıktan anlayan onlar olduğu için birkaç çocuğu daha et vaadiyle kendi taraflarına çekmeyi başarırlar.

Artık adada, küçücük çocuklar arasında vahşice bir mücadele başlamıştır. Birinde ateş yakmalarına yardımcı olan gözlük camı, diğerlerinde avcılık kabiliyeti vardır. Jack ve grubu, ateşe sahip olabilmek için işi gece baskınlarına kadar götürürler. Domuzcuk'un çalınan gözlüğünü geri istemek için Ralph, Domuzcuk ve ikiz çocuklar Jack'in bölgesine gider. Bu yüzleşmede kavga ve kin ayyuka çıkar. İkizler rehin alınır; Roger, tepenin başındaki kayayı yuvarlayarak Domuzcuk'u öldürür. Ralph güç bela kaçar.

Bütün geceyi Jack ve vahşi çetesinden kaçıp saklanmakla geçiren Ralph, adadaki ateşleri görerek adaya yanaşan donanma askerlerini görür ve gözyaşları içinde onlara sığınır. Hemen ardından diğer çocuklar da gelir ve onlar da ağlamaya başlarlar.

Sineklerin Tanrısı, dışarıdan bakıldığında ilkokulda okuduğumuz Issız Ada, Mercan Adası gibi kitapları anımsatsa da daha derin bir kitap. Yazarın ağır bir alegori kullandığı öyküde her karakter, her nesne aslında daha farklı bir fikri simgeliyor.

Okur, ilk olarak Ralph ve Domuzcuk lakaplı çocukla tanışır. Domuzcuk'un gerçek adı hiçbir zaman açıklanmaz. Şivesinden, toplumun aşağı bir sınıfından geldiği belli olmaktadır. Şişmandır, hantaldır, gözleri iyi görmez; ancak zekidir. Ralph her ne kadar onunla alay etse de, bir noktada onun zekâsının farkına varır ve kabullenir onun kadar zeki olmadığını.

Ralph, uzlaştırmacı kişiliğiyle, demokrasiyle olan inancıyla öne çıkar. Ama tüm seçilmişler gibi o da seçilmiş olduğunu sık sık vurgular, arkasında seçmenin desteği olduğunu vurgular. Ama yine de Jack'in darbesine engel olamaz. İlk domuz öldürme fırsatını elini geçirdiğinde öldürmenin tüm ağırlığını üzerinde hisseder ve zorlanır. Ama bir kez öldürdü mü, artık acımasızlığının önünde kimse duramaz. Son büyük kavgada, yanına aldığı çocuklarla birlikte Ralph'i öldürmek için seferber olur. Domuz avlarken bile fena olan bir çocuğun, güç ve egemenliği ele geçirmek için nasıl insan öldürmenin eşiğine geldiğini hayretle okuruz.

Roger ise doğuştan kötü, acımasız, sadist eğilimleri olan bir kişiliğe sahiptir. Kitap boyunca yaptığı her eylemde başkalarına zarar verme güdüsü görülmektedir. Nitekim Roger, tepenin başından koca bir kaya parçasını aşağı yuvarlayarak Domuzcuk'u öldürür.

Çocuklar adaya ilk düştükleri zaman burayı daha yaşanır bir yere çevirmek için oldukça heveslidir. İngiliz olduklarını, sahip oldukları uygarlığı burada da canlandırabileceklerini düşünürler. Ama hayvanî ve kötücül içgüdüler yaşa, zamana ve mekâna bakmaksızın ağır basar. Yönetimi ele geçirmek için 12 yaşındaki çocuklar bile masumiyetlerini yitirir, birer canavara dönüşür. Donanma mensupları adaya geldiğinde tüm çocukların gözyaşlarına boğulması da manidardır. Ne yaptık, ne oldu bize böyle diye mi düşünmüşlerdir acaba?

Başları hafiften sıkıcı olsa da, sonlara doğru iyice sardı kitap beni. Bir solukta okudum ve gerçekten de "Modern Klasikler"den sayılmasına hak verdim. Mutlaka okumanızı öneririm.

6 Temmuz 2014 Pazar

Hasret - [Canan Tan]

Kitap kapağı
Kitap okumak yaşamımın vazgeçilmez bir parçası. Her fırsatta kitap okur, mümkün olan her yer ve zamanda kitap satın alırım. Canan Tan'ın Hasret kitabını da 2013 yılında TÜYAP kitap fuarı bahanesiyle aldım.

Yazarın imza günü vardı ve kuyruk epeyce kalabalıktı. Daha önce hiç okumadığım Canan Tan'ın kitaplarını kitabevlerinin çoksatanlar listelerinde sık sık görürdüm. Sevilen bir yazar olduğu kuyruğun uzunluğundan da belliydi.

Kitabı aldığım gibi sıraya girdim. Kitabımı imzalatmak için yanına yaklaştım. Kendiliğinden çok tatlı bir sohbet gelişti aramızda. İlk izlenim çok olumlu oldu yani. Fakat yine de Canan Tan'ın Hasret'ini elime almam için uzunca bir zaman geçmesi gerekti aradan. Günlük meşgaleler, daha öncelikli kitaplar derken, erteledim de erteledim...

En sonunda bir Ramazan günü, kitaplığım karşısına geçip başladım kitaplarımı karıştırmaya. Yazarından imzalı bu kitabı görünce heyecanlandım. Bunca zaman savsakladığım için kızdım kendime. Başladım okumaya...

Hasret, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Kırıkkale'nin Keskin ilçesinde yaşayan ve birbirine sevdalanan bir Türk genciyle Rum kızının hikâyesini anlatıyor. Gerçek bir hikâyeden esinlenmiş. Kırıkkale gibi, bugün varlığını bile unuttuğumuz küçük bir Anadolu kentinde geçmişte çok farklı Anadolu halklarının birarada yaşadığını, buralardan böyle hikâyeler çıktığını görmek şaşırtıcı.

Tacettin ve Patricia'nın aşkı, biraz da Patricia'nın annesi Omorfia'nın göz yummasıyla büyüyor. Delice sevdiği kocasını genç yaşta yitiren meyhaneci Omorfia, aşka saygılı bir kadın. Ama aynı şeyi Tacettin'in annesi Fatiş Hatun için söylemek güç.

Keskin'in en köklü ailelerinden birinin küçük oğlu olan Tacettin, Rum kızı Patricia'yı ailesine kabul ettiremediği için onunla Omorfia'nın bağevinde buluşur uzun süre. Bir ayağı kendi evinde, bir ayağı orada aylar geçirirler. Sonunda bir gün Patricia'dan haber gelir: gebedir.

Patricia, Tacettin'in oğlu Ali'yi dünyaya getirdikten sonra bile Fatiş Hatun'dan kabul görmez. İki arada bir derede kalan Tacettin bir çözüm ararken olmadık olaylar yaşanmaktadır ülkede. Savaşın başlamasıyla her şey birbirine girer. Yunanların İzmir'i işgâl etmesiyle barış içinde bir kasaba olan Keskin'de bile yüzyıllardır iç içe yaşayan Türkler ve gayrimüslimler arasında sürtüşmeler başlar. Tacettin'in can dostu Ermeni Artin ve ailesi varı yoğu satıp İstanbul'a göçer.

Savaş bitmiş, Cumhuriyet kurulmuştur artık. Ama halk içinde nifak tohumları baş vermiştir bir kez. Devletlerarası anlaşma gereğince Türkiye'deki Rumlar Yunanistan'a; Yunanistan'daki Türkler de Anadolu'ya gönderilecek; yani bir nüfus mübadelesi yapılacaktır. Tacettin'in bir diğer can dostu Aris gider ilk kafilelerden biriyle. Elbette Patricia ve ailesi de kaçamayacaktır bu acı yazgıdan.

Apar topar gönderilen kafilelerden biriyle yola çıkar Patricia ve ailesi. Aralarında nikâh olmadığı için çocuğuyla birlikte gönderilir. Küçük Ali'nin Tacettin'in oğlu olduğunu gösterecek hiçbir belge yoktur. Tacettin, sonradan öğrenir Patricia ve Ali'nin gönderildiğini. Kahrolur, ama yapacak bir şey yoktur. Gidenlerin ardından enkaza döner, ruh gibi yaşar Tacettin. Özlemleriyle yanar tutuşur yıllarca.

Bu sırada, kitabın ikinci bölümünde, çok zor yıllar geçirmektedir Patricia, Omorfia ve Ali. Selânik'e gönderilmişlerdir ama kendilerine atanan evin sahibi Türk ailesi henüz yola çıkmamıştır. Belirsiz bir süre sonunda, Anadolu'nun kim bilir hangi köyüne savrulacak bu fırıncı ailesiyle aynı çatı altında yaşarlar haftalarca.

Tacettin acılar ve özlem içinde yıllar geçirmiştir. Bu sırada Patricia ve Ali'nin ne yaptığını bilmiyoruz. Cumhuriyet artık iyice güçlenmiş, Anadolu'nun her köşesi gibi Keskin'e de devlet memurları atanmaktadır. Bu memurlardan biri, Binbaşı İhsan Bey, Tacettin'e ayrılan konağı kiralar. Aralarındaki dostluk, İhsan Bey'in kızı Behire'yle Tacettin'in evliliğine doğru yol alır. Çoluk çocuk sahibi olurlar. Delicesine sevmese de, Tacettin sahiplenmiş, benimsemiştir Behire'yi.

Üçüncü bölüm ise Atina'da bir hastanede başlıyor. İkinci Dünya Savaşı ve iç savaşla yaralanan Yunanistan'da bir hastane odasında Tacettin'in eski dostu Aris, yan yatağında yatan genç bir oğlan görür. Dikkatli bakınca gençlik arkadaşı Tacettin'i görür gibi olur. Adının Andoni olduğunu söyleyen bu genç yaralı askerle konuşunca  hiçbir kuşkusu kalmaz. Tacettin'in oğlu Ali'dir bu. Ona İstanbul'da bir adres verir. Genç çocuk elbette gidecektir.

İstanbul'da bir kiliseden başlayan iz sürme süreci Keskin'de, Andoni'nin Tacettin'le yüzleşmesi ve baba oğulun özlemle kucaklaşıp tanışmalarıyla son bulur.

Yakın tarihimizin en acı olaylarından biri olan ve yaşayan belleklerde çok azı izler bırakan bu mübadele süreci benim de çok ilgimi çeken bir konudur. Canan Tan da, çok güzel bir anlatımla kitabında işlemiş bunu. İlk bölümde muhteşem bir giriş yapmış, ikinci bölümde Tacettin'in derbederlikten evliliğe giden yaşamı anlatılırken Selânik'te yaşam mücadelesi veren Patricia ve Ali'nin sözünün bile edilmemesi beni düşkırıklığına uğrattı. Tacettin'i okumaktansa onların yaşama nasıl tutunduğunu okumayı yeğlerdim.

Üçüncü bölümse kitabın en aceleye gelen kısmıydı sanırım. Ben daha ne olduğunu anlamadan baba oğul buluşuverdi. Belki de kitap bu noktaya kadar zaten belli bir hacme ulaştığı için yazar apar topar bitirme gereği duydu kitabı. Bilemiyorum. Buraya kadar ağır ağır pişen, adım adım ilerleyen olayların böylesine çabuk çözülüvermesi kitabın temposunu alt üst etti.

Kitabın anlatımı ve konusu çok iyi. Hakkını yemeyelim ama yer yer rahatsızlık veren yönleri de yok değildi. Kitapta halkların kardeşçe yaşadığı ama bir gün bunun bozulduğu anlatılıyor. Bu konuda sıradan halkın suçsuz olduğu gerçeğini yansıtmaya çalışmış Canan Tan. Ama bunu yaparken dostluk, kardeşlik haykırışlarını biraz abartmış. Anlattıkları zaten 1920'lerin Keskin'inde bir kardeşlik, dostluk ortamının yaşandığını gösteriyor. Defalarca, dostluk vardı, komşuluk vardı, komşular birbirine düşman oldu, ah, vah, tüh demek yazarı hikâyenin içine çok fazla sokmuş. Yazarın bir adım daha geride olmasını yeğlerdim.

Doğan Kitap'tan çıkan kitabın ilk basımı 100 bin adet yapılmış. Bağcılar'da basılmış. Kapak tasarımı Yavuz Korkut imzalı. Siyah ve gümüşî renklerin kullanıldığı kapak üzerinde kabartma yazılar ve yapraksız bir ağaç figürü var. Kitap 350 sayfa.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Üç Harfliler: Marid

Film afişi
Üç Harfliler: Marid, Türk korku sinemasının vasat örneklerinden biri. Dün gece uyku tutmamıştı, YouTube'da gezinirken fragmanını gördüm; aklımda başka film olmadığı için açıp izledim.

Demin dediğim gibi, vasat. Başka sıfat bulamıyorum. Bir Türk sineması âşığı olarak çok isterim harika filmler yapılmasını ama olmuyor ne yazık ki. Öncelikle iş korku filmlerine gelince nedense hep düşük bütçeyle bir şeyler yapmak zorundasınız. Jönleri, jöndamları, ünlü yıldızları geçtim; dizilerde rol alan ikinci karakterleri bile göremiyoruz korku filmlerinde. Genelde hepsi ilk işlerini yapan amatör oyuncular. Üç Harfliler: Marid de düşük bütçenin kurbanı olmuş bir filmdi.

Konusu kısaca şöyle: Başkarakterimiz Ayla çocukken ablası ve ablasının iki arkadaşı evde cin çağırırlar. Çağırdıkları cinse cinler âleminin en kötücül üyelerinden Marid'dir. Marid gelir ve o gece oracıkta kendisini çağıran 3 kızı öldürür. Daha sonra başka bir orada bulunan ve hiçbir şeyden haberi olmayan küçük Ayla'nın bedenine girerek 3 gün boyunca onu esir alır. Bu 3 günlük döneme ilişkin hiçbir şey hatırlamayan Ayla'yı nefesi kuvvetli bir hoca, yazdığı muskalarla zorlukla sağaltır.

Hayatı boyunca bu muskayla yaşayan ve Marid'in şerrinden korunan Ayla, daha sonra yaşananları unutur, bu muskayı kaybeder. Bu, Marid'in yeniden ortaya çıkmasına neden olur. Kendisini rahatsız etmeye başlayan Marid'den korunmak için yeni bir hoca bulurlar. Eşi Serkan ona bu dönemde destek olmaktadır. Hocanın geldiği akşam hiçbir şey umulduğu gibi gitmez. Marid, hocayı, Serkanı ve o gece orada bulunan iki arkadaşlarını öldürür.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, film yaşanmış bir hikâyeden yola çıkılarak yazılmış. Ama filmde işlenen amaçsız, belirsiz, muallak bir hikâye. Marid konusu son derece özgün, hiç işlenmemiş, zenginleştirilmeye uygun bir konu. Ancak filmde çok sığ kalmış. Şu sorulara yanıt verecek nitelikte birkaç sahne filmin kalitesini büyük ölçüde artırabilirdi:

Marid'in özellikleri nedir?
Neden insanlara karşı bu kadar saldırgandır?
Neden Ayla'ya hiç dokunmamakta ama çevresindekileri öldürmektedir?

Film maalesef basmakalıp çekim teknikleriyle dolu. Yapay diyaloglar, uçlarda gezinen hareket ve eylemlerle dolu. Bunlar doğal olarak inandırıcılığı düşürüyor. Her yerde ortaya çıkan Japon sinemasından aşırılmış dik dik bakan küçük kız çok iticiydi. Doğaüstü olaylara inanmayan, işi alaya alan arkadaş figürü çok klişeydi. Gecenin sonunda o da, inanıp korkanlar da aynı akıbete uğradı. Filmdeki namaz sahnesi evlere şenlik. Hoca ilk kez gittiği evde hiç sormadan kıbleyi kendi başına buluyor. Sözde hoca evi tütsülemek için ortalıkta geziniyor ama gezindiği alan iki adımlık; salonun yalnızca 2 metrekarelik bir bölümü. Dua okunmaya başlanacağı vakit hocaefendi kadınlardan başlarını örtmesini istiyor -gerçekçi bir nokta- ama kadın kahramanlarımız Teşvikiye Camii'ne cenaze törenine gitmiş ünlüler gibi saçlarının bir kısmını açıkta bırakacak biçimde örtüyor başlarını. Hoca duaya başlayacağı zaman bir bakıyoruz ki 2 dakika içinde bütün oda mumlarla donatılmış. Her yerde mumlar. Kahramanımız soruyor: Işıkları kapatayım mı hocam? -Kapat kızım. Olmaz! İslam'da böyle bir şey mi var Allah aşkına? Bunu da Avrupa sinemasından almışsınız ama olmamış maalesef.

Değinilen birkaç nokta ise hoşuma gitti. Hocaefendinin parayla olan ilişkisi ve sonunda akıbetinin kötü olması güzel bir mesajdı. Anlamadığım şu: Hadi bu işten fahiş paralar alan hocaefendiyle, itikatsız arkadaş çarpıldı öldü. İnançlı koca ve arkadaş neden öldü? Marid Ayla'yı neden bir türlü öldürmedi ya da peşini yıllardır bırakmadı?Dediğim gibi bu soruların bir yanıtı olsaydı; çok daha farklı bir film olabilirdi.


Türk korku sineması

Üç Harfliler Marid filminin afişi
Türk sinemasında beceremediğimiz türleri sayacak olsak başı korku filmleri çeker herhâlde. Olmuyor, elimizde bu kadar çok malzeme olmasına rağmen bir türlü beceremiyoruz. Sebebi ne? Basmakalıp hikâyeler, oradan buradan aşırılıp filme eklenen korku ögeleri, amatör oyuncular, bütçesizlik...Daha sayabilirim...

Konu korkutmak olunca, dinsel motifler her kültürde öne çıkar. Avrupa ve Amerika sinemasında şeytan motifi ve Hristiyanlık izleri o kadar çok kullanıldı ki, malzeme artık tükendi. En son şeytanlı film kim bilir kaç yıl önce çıktı. 

Bizdeyse durum hem aynı, hem biraz farklı. Konu çeşitliliği olarak şeytan, iyi cinler, kötü cinler, Hızır, büyü, melekler, Allah'ın mucizeleri, gazabı vb. gibi zengin bir birikim var. Hepsi yaratıcı bir senarist tarafından işlenmeyi bekliyor. Ama nerede? 

Bugüne kadar çekilen bir avuç korku filmi var. Tüm bu hikâyelerin dini ve işledikleri konuyu iyi bilmeyen insanların kaleminden çıktığı çok bariz. Türkiye gibi bir ülkede insanları Müslümanlıktan alınan korku ögeleriyle korkutacaksanız, öncelikle bu insanların dinini iyi bilmeniz gerekir. Neden korktuklarını iyice analiz etmeniz icap eder. Falanca filmde neyle korkutmuşlar, filanca filmde nasıl efekt kullanmışlar deyip; oradan buradan örnekler alarak film çekmek maalesef Türk korku sinemasını geliştirmez. Üzülerek söylüyorum, birkaç yüz bin seyirciyle kapatırsınız sezonu.

Türkiye'de korku filmi denince olmazsa olmazlar:

*Hızla geçen karaltılar
*Cinlere, büyüye inanmayan itikatsız bir karakter
*Henüz olaylar başlamamışken karakterlerin şakalaşarak birbirini korkutması
*Banyoda geçen bir korku sahnesi
*Korku sahnesinden sonra seyirciyi gevşetmek için yapay sakinleştirme diyalogları 
*Etrafta beliren ya da silinen Arapça yazılar
*Telefondan, televizyondan gelen tuhaf cızırtılar, görüntüler

Bunlar çok şehirli hikâyeler. Cin hikâyeleri, büyü faciaları vb. gibi özgün olaylar bulmak için Anadolu'ya inilmeli. Yaşanmış olduğu iddia edilen olaylar en ince ayrıntısına kadar yaşayanlardan dinlenmeli. Japon filmlerinden fırlayıp gelmiş gibi görünen, bed bakışlı küçük kızlar, Avrupa filmlerinden mülhem duvarda beliren yazılar, rengi değişip kırmızıya dönen sular vb Türk halkını korkutmaz. 

Uzun lafın kısası: Biz korku filmi çekmeyi hâlâ becerebilmiş değiliz. İyi niyetle işler yapılsa da yetersiz kalıyor. Düşük bütçelerle, amatör oyuncularla gerçek bir korku filmi zor çekilir. İslamî motifler taşıyan korku filmi hayalgücüyle değil, fıkıh kitaplarına, âlim hocalara, başından olay geçmiş kişilere danışılarak yazılır. Bizden olmayan ögeler, filmin inandırıcılığını azaltır.Ülkemizde 3 milyon seyirciye ulaşan korku filmlerinin çekilmesi dileğiyle efendim...

   

7 Nisan 2013 Pazar

Rougon-Macquart

Dizinin yaratıcısı Émile Zola
Sanırım hepimiz bulmaca çözerken "Émile Zola'nın bir romanı" sorusuyla karşılaşmış ve ezberden "Nana" yanıtını yazmışızdır. Ama Zola'nın kim olduğuna gelince, edebiyatla haşır neşir insanlar dışında kimse bir şey bilmez. Gelin görün Zola'nın birkaç yapıtını sayın diye sorsak o bir avuç edebiyatsever de çuvallar. Herhâlde Nana dışında alabileceğimiz yegâne cevap Germinal ve Meyhane olur. Çok çok meraklı kitapkurtları belki 1-2 kitap adı daha sayabilir.

Gelin görün ki Zola 62 yıllık yaşamı boyunca 30 kadar eser vermiş. Bunlar içinde 20 tanesi var ki gerek kendi hayatında, gerekse Fransız yazınında çok önemli bir yere sahip. Sözünü ettiğim bu 20 eserin her biri birbiriyle bağlantılı bir roman dizisini oluşturuyor. Dizide Rougon-Macquart ailesinin Fransızların İkinci İmparatorluk Dönemi dediği 1852-1870 yılları arasında yaşadığı olaylar anlatılıyor. 

Müthiş bir konu ve karakter çeşitliliği. Zola'nın natüralist akım olarak adlandırılan yazım tekniğiyle yazılmış kurmaca bir dünya. Doğallığa ve inandırıcılığa o denli önem veriliyor ki; sanki birinden gerçek bir hikâye dinliyorsunuz. Zola bunun için çok çalışmış. Madencilerin yaşamının anlatıldığı Germinal'i yazabilmek için haftalarca madencilerle yaşamış, madenlere inmiş. Germinal romanını yazmak için yaptığı önçalışma ve aldığı notlar romanın kendisinden uzundur. Her romanı için uzun bir hazırlık süreci geçirmiş; bir öğrenci gibi kütüphanelerde saatlerce çalışarak roman dekorunu gerçeğe en uygun biçimde yaratmak için uğraş vermiş. Bu emeğin karşılığını yaşarken olmasa da bugün fazlasıyla almış gibi görünüyor. Yalnız Fransızlar nezdinde değil, tüm dünyada Zola adı ve Rougon-Macquart dizisi takdirle anılıyor. 

Ama ben Zola'nın bir tek bizde hak ettiği yeri ve değeri bulamadığına inanıyorum. Bir kere 20 eserden oluşan bu muhteşem dizinin 2013 yılında hâlâ Türkçeye çevrilmemiş kitapları var! Türkçeye çevrilen kitapları ise -en ünlüler dışında- piyasada bulmak imkânsız. İçlerinde en son baskısı 30-40'larda yapılmış olanlar var. Çoğu sahaf bile hayatında duymamış çevrilen kitapları. Örneğin Le Rêve (Hayal, Düş) kitabı 1945 yılında Hulyâ adıyla çevrilmiş; bugün bulmak çok zor.  

Kitapları her yayınevi farklı bir adla yayınlamış, aynı kitabı birden fazla isimle bulmanız mümkün. Ben etraflıca bir araştırma yapmadım, yalnızca bildiklerimi yazıyorum. Dediğim gibi Türkçe adları yayınevine göre farklılık gösterebilir. İşte Zola'nın 20 kitaplık Rougon-Macquart dizisi şu kitaplardan oluşuyor:
  1. La Fortune des Rougon (1871) - Rougon'ların Yükselişi 
  2. La Curée (1871-2) - Tazı Payı 
  3. Le Ventre de Paris (1873) - Paris'in Göbeği
  4. La Conquête de Plassans (1874) - Plassans Papazı
  5. La Faute de l'Abbé Mouret (1875) - Rahip Mouret'nin Günahı
  6. Son Excellence Eugène Rougon (1876) - Çevirisi yok
  7. L'Assommoir (1877) - Meyhane
  8. Une Page d'amour (1878) - Bir Aşk Sayfası
  9. Nana (1880) - Nana
  10. Pot-Bouille (1882) - Apartman
  11. Au Bonheur des Dames (1883) - Kadınların Cenneti
  12. La Joie de vivre (1884) - Yaşama Sevinci
  13. Germinal (1885) - Germinal
  14. L'Œuvre (1886) - Eser
  15. La Terre (1887) - Toprak
  16. Le Rêve (1888) - Hulyâ
  17. La Bête humaine (1890) - Hayvanlaşan İnsan
  18.  L'Argent (1891) - Çevirisi yok
  19. La Débâcle (1892) - Çevirisi yok
  20. Le Docteur Pascal (1893) - Doktor Pascal
Dizinin tüm kitapları*

Kitaplar onlarca farklı yayınevinden, onlarca farklı boyut ve kalitede, onlarca farklı çevirmen tarafından çevrilerek basılmış. İçlerinde tam bir facia olan çeviriler var. Bir kitap bu kadar mı rezil edilebilir diyorsunuz okurken. Çeviri iyi olsa da yayınevinin özensizliğinden -acemiliğinden, amatörlüğünden, ciddiyetsizliğinden ya da umursamazlığından da diyebilirsiniz- dolayı mahvolan kitaplar da var. Emile Zola kitaplarını basan ciddi ve tanınmış yayınevi sayısı üçü geçmiyor. 
Çevirisi, baskısı ve dizgisi iyi olsa da bu yayınevleri de maalesef tüm diziyi değil, 2-3 kitabı basmışlar ancak. Türk kitapseverlerin bir an önce 20 romanlık bu diziye eksiksiz, düzgün ve uzman elinden çıkmış bir çeviriyle kavuşması gerekiyor. İşinin ehli bir yayınevi bu 20 kitaplık diziyi ve yazarın diğer küçük eserlerini -ki içlerinde şiir, öykü ve oyun kitapları var-Türkçeye çevirerek Émile Zola külliyatı adı altında yayınlamalı. Bunu başarmak her şeyden önce yayınevinin kendisine büyük bir saygınlık kazandırır. Kazanan hem kendileri, hem Türk edebiyatseverler olur. Bu denli büyük bir projenin altından kaç yayınevi kalkabilir bilmiyorum. Kültür yayınlarıyla bugün en saygın yayınevleri arasında sayabileceğim Yapı Kredi Yayınları (YKY) ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları gözümde en kuvvetli adaylar. Sesimi duyuyorlar mıdır bilmem ama buradan onlara sesleniyorum. Bize bu iyiliği yapar mısınız? Daha küçük bir yayınevi olsa da daha önce birkaç klasik eseri başarıyla Türkçeye kazandırmış olan Oğlak Yayınları'nı da buradan bu konuya eğilmeye davet ediyorum. En saygın yayınevlerimizden Can Yayınları, eğer çevirileri Tahsin Yücel'e yaptıracaksa lütfen bu işten uzak dursun. Feryadımın bir yerlerde yankı bulması dileğiyle, hoşçakalın efendim. 


6 Nisan 2013 Cumartesi

Jappeloup

Filmin afişi
Jappeloup, 2013 Fransız yapımı belgeselvâri bir film. Fransa'da ilk gösterimi 13 Mart'ta oldu. Bugün 6 Nisan ve çok övgüsünü duyduğumuz için dayanamadık görmeye gittik. Fransızlar kendi sinemalarına en çok sahip çıkan millet desem haksız sayılmam. Bilet sırasına girdiğimizde salonda yalnızca 12 koltuk kalmıştı. Nitekim film başladığında salonda boş koltuk kalmamıştı. Filmin güzelliğinin yanısıra Fransızların kendi sinemalarını sahiplenmeleriyle de ilgili bir durum.

Jappeloup şu an itibariyle Fransa, Belçika ve İsviçre dışında vizyona girmedi. Ama eminim ki Türkiye de dâhil pek çok Avrupa ülkesinde oynayacak ve başarı elde edecektir. Zira filmin hikâyesi yaşanmış bir olaydan mülhem. Birkaç kurgusal ekleme ve değişiklik dışında film, Jappeloup adlı at ve binicisi Pierre Durand'ın gerçek yaşamöyküsünü anlatıyor. Belgesel film olarak adlandırmamın nedeni bu.

Film uzun mu uzun; 130 dakika sürüyor. Filmin hikâyesini kısaca anlatayım: Pierre, avukatlık kariyerini bırakıp, en büyük tutkusu olan biniciliğe kendini adar. Çok sevdiği atı Jappeloup'yu herkes çok zayıf ve hırçın bulmakta ve eğitilebileceğine inanmamaktadır. Bunun aksine tek inanan kendisi ve babasıdır. Babasının desteği ile çalışır ve 1984 Los Angeles olimpiyatlarına katılır. Burada korkunç bir talihsizlik yaşar ve oyunlardan eli boş dönerler. Ama artık ona ve Jappeloup'ya inananların sayısı artmıştır. Eşi ve Jappeloup'nun seyisi Rafaëlle onu yeniden yüreklendirirler ve 1988 Seul olimpiyatlarında altın madalyayı alarak adlarını tarihe altın harflerle yazdırırlar.

Azmin ve sevginin çok samimi bir biçimde anlatıldığını düşündüğüm bu film eğer Türkiye'de de vizyona girerse mutlaka görün. Özellikle bahsettiğim olimpiyatları izlemişseniz belki eski anılarınızı hatırlarsınız.




Filmin fragmanı

Arabesk

Filmin afişi
Şener Şen ile Müjde Ar'ın Arabesk filmini izlediniz mi? Ben daha yeni izledim. Bizim evde eski filmler hiç izlenmez. Ben Hababam Sınıfı'nı bile nice zaman baştan sona izleyemedim. Eski filmlerin izlenmemesine bahane şuydu: "Aman 40 defa izledik bunları, değiştir falancayı aç".

Arabesk, Türk sinemasında birkaç örneği daha bulunan absürt komedi türünde bir film. Bana sorarsanız komedi filmleri içinde rahatlıkla ilk 10 içinde yer alır. 1989 yapımı, alay ve iğnelemelerle dolu bu güldürü, Ertem Eğilmez'in son filmiymiş. Hasta yatağından yönetmiş bu filmi.

80'li yılları kasıp kavuran arabesk furyası ve dönemin filmleri ağır biçimde sarakaya alınıyor. Filmin her bir sahnesinin bir amacı var diyebilirim. Her sahnede bir başka filme gönderme yapılıyor. Küçük Emrah'lı, Ferdi Tayfur'lu, Orhan Gencebay'ı, İbrahim Tatlıses'li filmlere de dokundurmalar var. Müjde Ar da, Şener Şen de müzik kökenli sanatçılar olmamasına rağmen bu filmde mikrofon başına geçip dönemin pek moda arabesk şarkılarıyla dalga geçen şarkılar seslendiriyorlar. Filmin müzikal yanı oldukça ağır basıyor. Müzikler Attila Özdemiroğlu ile rahmetli Aysel Gürel'den. Senaryo Gani Müjde.

Filmin konusunu tek cümleyle şöyle anlatabilirim: Birbirini seven iki genç, kaderin cilveleriyle defalarca ayrılır ve kavuşur; en sonunda ölürler ve ölünce birbirlerine kavuşurlar.

Türk sinemasının tüm basmakalıp senaryolarını ve hikâyelerini şöyle bir gözünüzün önüne getirin. Aklınıza ne gelirse, bu filmde kahramanlarımızın başından onlar geçiyor. Aklımda kalan birkaç örneği sıralamak isterim:

*Müjde Ar zengin ağa kızıdır; Şener Şen ise yoksul bir yanaşmanın oğlu.
*İki âşık köy yerinde aşklarını simgeleyen ağacın altında buluşurlar.
*Kızın babası oğlana para teklif edip, kızının peşini bırakmasını ister.
*Oğlan parayı alır; tam babanın yüzüne fırlatacaktır ki kız bunu görmeden gözyaşları içinde kaçar.
*Kız sevmediği bir adamla evlendirilmek istenir.
*Kız düğün gecesi kaçar. Yolda tecavüze uğrar.
*Kız geneleve düşer; onu iyi yürekli bir adam çekip bataktan çıkarır.
*Oğlan gazinocular kralı tarafından keşfedilir, sahneye çıkar.
*Düğünde terk edilen zengin nişanlı kızın peşine düşer.
*Türlü yanlış anlaşılmalar olur, çözülür, çift kavuşur.
*Tam her şey yolundayken oğlan hastalanır, kısa süre sonra öleceğini öğrenir.
*Kızı kendinden soğutmak için başkasına âşık olduğunu söyler.
*Gelin görün ki dosyalar karışmıştır. Oğlan hasta değildir. Tekrar barışırlar.
*Köylerine dönmeye karar verirler ama vedalaşmaya gittiklerinde gazino patronu kıza sahip olmaya çalışır.
*Olayı yanlış anlayan oğlan üzüntüden çöllere düşer, kahırdan kör olur.
*Yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıkınca barışırlar ama evlerine giderken oğlana araba çarpar gözleri açılır. Bu sefer kız kör olmuştur.
*Bir türbeye gidip dua ederler, Tanrı'nın hikmetiyle bu kez de kızın gözleri açılır.
*Gazino patronu kavuştukları için öfkeden çıldırır ve oğlanı kurşuna dizdirir.
*Onlarca kurşun yiyen oğlan ölmez ama hafızasını yitirir.
*Kıza, oğlanın öldüğü söylenir. Gazinocular kralı kızı sahneye çıkartır.
*Oğlan, kızı dinlemeye geldiği gece hafızası yerine gelir ve yine kavuşurlar.
*Tam evlenecekleri gün kızın babası nikâh salonuna çıkagelir. Kardeş olduklarını ve evlenemeyeceklerini söyler.
*Bunun da yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıkınca anlaşılır ki nikâh memuru kılık değiştirmiş; kızın düğünde terk ettiği zengin kötü adamdır.
*Tam onları öldürecekken, oğlan silah alır ve onu öldürür. Hapse düşer.
*Kız onu yıllarca bekler.
*İhtiyarlamış olarak yine aşklarını simgeleyen ağacın altında kavuşur, birbirlerinin yanında can verirler.
*Öbür dünyada beyazlar içinde birbirlerine kavuşurlar.
Filmin en komik sahnelerinden biri: Pavyona düşüş

Bizler yukarıda sıraladığım olaylardan biri üzerine kurulmuş filmleri bile izlerken gülünç bulup, alay ederken bu filmde hepsinin birbiri ardında sıralanmasının ne derece bir komedi olduğunu tasavvur edebiliyor musunuz?

Ben izlerken gurur duydum. 1989'da çekilen bu olgunlukta eleştirel bir filmi, bugün 2010'lu yıllarda bile çekemiyoruz. Hollywood yapımı filmleri ağzımız açık izliyoruz. Kendi sinemamızdan çok koptuk. Bence bu tür filmlerin daha çok tanınmaya, tanıtılmaya ihtiyacı var. İzlemenizi hararetle salık veririm efendim. Beğeneceksiniz.