24 Ağustos 2019 Cumartesi

Afrodit Buhurdanında Bir Kadın - [Reşat Enis]

Selim İleri'nin "Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu" adlı yapıtını, Türk edebiyatının kıyıda köşede kalmış, unutulmuş, hak ettiği değeri görememiş dehâlarını ve bunların kitaplarını keşfetmek için kullandığımı daha önceki yazılarda da söylemiştim.

Reşat Enis'in adına da, "Afrodit Buhurdanında Bir Kadın" adlı kitabına da, ilk kez işte bu 229 kitaplık listede rastladım. Öncelikle adını ilginç bulmuş; kısa bir İnternet araması yapınca edebiyat tarihimizin hatırı sayılır -ve sayıca pek de çok olmayan- "endüstriyel roman"larından biri olduğunu görmüştüm. Reşat Enis'in ise dördüncü romanıymış. Acaba diğer romanları neler? İşte araştıracak bir şeyler daha!

Evrensel Basım Yayın, sağ olsun, ilk baskısı 1937 yılında yapılan bu unutulmuş kitabı günümüz okuru ile buluşturma görevini üstlenmiş.  Adı geçen yayınevinde ilk baskısı 2002, ikinci baskısı 2009, benim elimde bulunan üçüncü baskısıysa 2013 yılında çıkmış. Yeni baskısı oldu mu; piyasada baskısı kaldı mı bilemiyorum...

Yayınevinin piyasaya sürdüğü kitap, 1945 yılında Semih Lütf Kitabevi'nden çıkan ikinci baskının tıpkıbasımı. Yani Türkçe kullanımı ve yazım kurallarına hiç müdahale edilmeksizin 1945'te basıldığı biçimiyle önümüze gelmiş. İlk bakışta kimi sözcüklerin yazılışı yadırgansa da dönemin imlâsı sayesinde kendinizi hızla 30'ların İstanbul'unda buluyorsunuz.

Kitap, görünüşte kötü yola düşen bir kadının öyküsü gibi görünse de, yoksul ailelerin, hakları gaspedilen işçi sınıfının, emek sömürüsünün ve kadın bedeni istismarının kitabı aslında. Eskiye özlem her ne kadar bugün edebiyatımızın ve yaşı geçkin kimselerin birinci sohbet konusu olsa da; bugün daha başka bir boyutta deneyimlediğimiz istismarın 30'larda, 40'larda da çok daha insanlıkdışı bir hâlde varolduğunu kitabın sayfalarını çevirdikçe göreceksiniz.

Saflığını, temizliğini yitirdiğinden yakındığımız toplumun, aslında eskiden de ne denli pis olduğunu  görecek ve artık ihtimal ki günümüzdeki iğrençliklere pek eskisi kadar yazıklanmayacaksınız.

Hikâyede, inandırıcılıktan uzak birtakım rastlantılar olmasına karşın, romanın tuhaf bir çekiciliği olduğunu söylüyor Selim İleri. Kesinlikle katılmakla birlikte onun nazikçe inandırıcılıktan uzak ve akıllara durgunluk verici diye nitelendirdiği bu tesadüflerin sonuncusuna düpedüz iğrençlik demeliyim. Kitap bu mide bulandırıcı son olmadan da bitemez miydi, bu satırları yazarken hâlâ düşünmekteyim. Okuduğunuzda ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Yazar, kitabı boyunca işçi ve kadın bedeni istismarı üzerine yüz kızartıcı onlarca olayı olanca çıplaklığıyla anlatıyor. Yukarıda sözünü ettiğim iğrenç tesadüfle bunu doruk noktasına çıkarıyor. Selim İleri, Reşat Enis'in yapıtlarının pek de yaygınlık kazanamamasını biraz da "ahlâkın yüz kızartıcı saydığı bu olgulara sıkça neşter vurmasına" bağlıyor.

Kitaptan alıntılar


Çok tok köpek saldırmaz. Tokluğun verdiği tatlı bir uyuşukluk içinde, efendisinin ayağı dibinde çöreklenir. Efendisi kuyruğuna bassa, ancak boğuk bir havlamayla sızlanır. Dişlerini göstererek hırlamaktan korkar; aç bırakılacağını düşünür.

Yarı aç yarı tok köpek, her şeyi yapmıya muktedir köpektir.

Çok aç köpeğe gelince; o saldırmak için kuvvet bulamaz, Zalim efendisinin kamçısı altında kesik ulumalarla sürünür.


***

İşçi çocuğu ana kucağından, baba gözünden uzak büyümeğe mahkûmdu. Bunun çok kötü misalleri gözlerinin önündeydi.

Bitişiklerinde oturan işçi Cemalin sekiz yaşındaki kızına, anası babası işe gidip onu yapayalnız bıraktıkları bir gün, bir büyük serseri belsoğukluğu aşılamıştı.

Bir başka işçinin, fabrikaya giderken kaldırımda kör talihe emanet ettiği erkek çocuğunu, sokaktan geçen bir rezil satıcı kandırmış, kirletmişti. 

Daha sekiz yaşındayken kanına belsoğukluğu aşılanan kız, yarın kaşarlanmış bir fahişe olacaktı. Irzına geçilen beş yaşındaki küçük, yarın Beyoğlunun kötü evlerinde dolaşacak; köşe başlarında, soymak için adam kollayacaktı.


***

Geçim zordu, fuhuş boldu. Geçimin zorluğundan ürken delikanlı, evlenmeyi aklından bile geçirmiyor; cinsî münasebet ihtiyacını fuhuşta tatmin ediyordu.


***

Sabiha kendini vurmadı, aklını oynatmadı. Aristokrat ailelerin pek çok kızları gibi babası ölüp de baskıdan kurtulunca, kendini sokağa ve ilk rastladığı delikanlının kucağına attı.


***

Yıldızla Melek, Allahı peygamberi, dini filân çoktan unutmuşlardı. Allahtan, peygamberden, dinden önce düşünecek o kadar tasaları vardı ki!



***

Fabrikanın yıllardır ayıklanmamış lağımları bir taranacak olsa, kimbilir ne kadar et pıhtısı, düşürülmüş kaç gayrimeşru çocuk bulunacaktı! Bu fabrika; kerhaneye, hastaneye, mezara giden yolların en kestirmesiydi.


***

Anadolu, kafamda yaşayan saf, temiz yürekli köylü tipini söktü çıkardı. Hilenin, düzenbazlığın, düşmanlığın envaını Anadolu köylerinde gördüm.


***

Çok eski devirlerde Allahın mümesilleri olduklarına inanılan rahiplerle evlenmiş kadınlar vardı. Ve onlara, Allahla evlenmiş gözile bakılırdı. Mâbudun karısı, bütün erkeklerin müşterek karısı demekti. Babilli her kadın, Afrodit'in buhurdanında oturup cinsî münasebette bulunmakla kutsîleşirdi. Ve, buna mecburdu da.

Bugün Patron, Allahın mümesilli değil, bir gölgesidir. Fabrikasına, müessesesine bağladığı kadın önce kendisinin, ve netice itibarıyla bütün erkeklerin müşterek malıdır. Bugün de her kadın Afroditin buhurdanında oturup cinsî münasebette bulunmağa mecburdur. Yalnız, fark şurada: Dün bu kadına ilahi bir gözle bakarlardı. Yaptığı iş ibadetti. Bugünkü kadın ise nefrete layıktır, zina işliyor!


***

Maden sahibi, baca ağzında dokuz doğuruyor. Elinde saat... Zaman yürüyor. Ve, on beş amelesi, sekiz yüz metre toprağın dibinde hapsolan dört insanı kurtarmak için beyhude çabalıyor. On beş işçi bu saatlerce süren didinmeleriyle, ona elli araba kömür verebilirdi. Yazık!


11 Aralık 2017 Pazartesi

Hüseyin Rahmi Gürpınar külliyatı

Hüseyin Rahmi Gürpınar
Hüseyin Rahmi Gürpınar, edebiyatımızın en üretken yazarlarından biri. Külliyatı epeyce kalabalık olan yazarın bütün eserlerini bugüne dek yalnızca iki yayınevi yayımlama büyüklüğünü gösterdi: Özgür Yayınları ve yazımızda ele alacağımız Everest Yayınları. Fakat, gerekli ilgiyi devşirememiş olacaklar ki artık yeni basımları yapılmıyor.

Yapıtlarının büyük bölümünü dilde yalınlaşma akımından önce verdiği için, çoğunun yeni kuşaklarca anlaşılırlığı nispeten kısıtlı. Sadeleştirilen yapıtları pek çok yayınevinde bulunabiliyor olsa da; haliyle tüm edebî niteliğini yitirdiği için, okumanızı önermiyorum.

Yukarıda adını andığım yayınevleri ise özgün ve eksiksiz metinleri yayınlayarak, edebiyatımızdaki çok büyük bir eksiği giderdiler. Sadeleştirilmemiş metin dediysem, korkudan gözleriniz büyümesin. Azıcık edebî birikimi olan birinin anlayamayacağı şeyler değil. Her zaman, her yerde haykırıyorum. Yeri gelmişken burada da söyleyeceğim. Lütfen edebiyatımıza sahip çıkalım. Büyük yazarlarımızı özgün metinlerden okuyalım. Elbette bilmediğimiz kelimeler çıkacak; fakat bunların %90'nın anlamı metnin bağlamından tahmin edilebiliyor. Kalan bölümü içinse sözlük karıştırın. Nitelikli bir okur olmanın yolu bundan geçiyor. Kendi edebiyatını bilmeyen biri, dünyanın tüm klasiklerini okusa kaç yazar?


Yazara ilişkin


1864 yılında doğup, 1944 yılında, 80 yaşındayken Heybeliada'da inzivaya çekildiği evinde yaşama veda eden bu yazara ilişkin söylenenler; yazılıp çizilenler bir kitabı dolduracak kadar çoktur. İnternet ortamında dahi bunların bir bölümüne ulaşmak mümkün. Çoğu, bir ölünün arkasından ağza dahi alınmaması gereken nitelikte.

Annesini erken yaşta yitirdiği için büyükannesinin kadınlarla dolu evinde büyümüş, bu nedenle kadın dünyasını, kadınlar arası dedikoduları, çekişmeleri yakından gözlemleme fırsatı bulmuş. Bu dönemde evdeki hanımlardan öğrendiği el örgüsünü yaşamının sonuna dek boş zaman uğraşı olarak sürdürmüş. Yazarın el örgüleri bugün Heybeliada'da müze olarak ziyarete açık olan evinde hâlen görülebilir.

Titizlik hastası olan yazar, tokalaşmayı, öpüşmeyi sevmez; yabancı kapıların kollarını mendille, giysisinin ucuyla tutarak açarmış. Dışarı çıktığında aksesuar olarak yaz-kış muhakkak eldiven takarmış. Hiç evlenmeyen ve hiçbir kadınla bilinen bir birlikteliği olmayan Gürpınar'ın müzmin bekârlığı hakkında söylenenler çoğu zaman saygı ve edep sınırlarını aşan; kimsenin üzerine vazife olmayan hadsizce şeyler.

Siz elliyi aşkın kitap yazın, yıllarca gazetecilikle uğraşın, 7 yıl milletvekilli olarak ülkenize hizmet edin; kitaplarınızda hicvettiğiniz mahalle dedikodularından daha düzeysiz muhabbetlere meze olun. Dünya gerçekten acımasız.

Sultan Abdülhamid'in İstibdat dönemini, ardından gelen Meşrutiyet'in özgürlükçü ortamını, dünya savaşlarını, millî mücadele dönemini ve cumhuriyet rejimini görmüş bir yazar Gürpınar. Yazdıkları sarayı rahatsız ettiği için, sansüre uğramış.

Yapıtlarında yaşadığı dönemde İstanbul folklorunun ve günlük yaşamının mükemmel bir yansımasını sunan Gürpınar'a benim hayranlığım buradan geliyor. 100-150 yıl öncesinde konuşulan İstanbul Türkçesinin, deyim ve deyişlerinin tadını alınca Gürpınar'a sizin de bağlanacağınızdan eminim.

Özellikle batıl inançlar konusunu işlediği romanlar benim en sevdiklerim arasında. Bunun yanısıra, kadın-erkek ilişkileri, yasak aşklar, aldatma, suç, adalet, batılılaşma ve toplumun üst-alt sınıfları gibi konularda yakın tarihimizin ve kültürümüzün ince eleştirilerini bulacaksınız Gürpınar'ın eserlerinde.

Everest mi ve Özgür Yayınları mı?


Gürpınar'ın sağlığında basılan kitaplarının sayısı 50'yi aşıyor. Bunların büyük bölümü roman, ufak bir bölümü ise öykü, oyun ve deneme. Romanların kimileri sayfa sayısı olarak epey ince. Dolayısıyla günümüz piyasa koşullarında 50 küsur kitabı tek tek basmak, neredeyse hiçbir yayınevinin göze alamayacağı bir maliyet. Bu nedenle her iki yayınevi de kimi ince kitapları birleştirme yoluna gitmiş. Bu girişim, Özgür Yayınları'nda daha az. Everest yayınları ise neredeyse tüm kitapları birleşik biçimde basmış.

Özgür Yayınları'nı bilenler bilir. Türk klasiklerini özgün biçimleriyle fakat eskimiş sözcüklerin anlamlarını satır içinde köşeli parantez içinde verme yöntemiyle yayınlar. Örneğin: "... artık hayatta vazifesini ikmal etmiş kıyas edecekti [görevini tamamlamış sayacaktı] - Mai ve Siyah, Halid Ziya Uşaklıgil)

Ben ne yazık ki bu yönteme pek ısınamadım. Onlar tam aksini iddia etse de ben, okuyuşun akıcılığını son kertede sekteye uğrattığını düşünüyorum bu yöntemin. Everest ise, kimi kitapların sonuna sözlükçe ekleme yoluna gitmiş. Bana kalırsa en güzel yöntem bu. Bilmeyen, bilmediği sözcük için açar bakar. Bu nedenle ben külliyatımı Everest Yayınları'ndan bütünlemeye karar verdim.

Everest'in yayınladığı Hüseyin Rahmi Gürpınar külliyatını sıralamaya geçmeden önce kapak tasarımlarına da değinmek istiyorum. Everest'in kapak tasarımlarını, Türkiye'nin en yetenekli kapak tasarımcılarından biri olan Utku Lomlu yapmış. Bir kitaba başlamadan önce ilk sayfadaki künyesini okuma alışkanlığınız varsa Lomlu adını muhakkak görmüşsünüzdür. Emin olun, kitabevlerinde kapağını beğendiğiniz her 5 kitabın 4'ü onun imzasını taşıyordur. Fakat, Gürpınar külliyatındaki kapak tasarımları bana kalırsa bugüne kadar çıkarmış olduğu işler içinde ancak en son sırada yer alabilir. Ne yazık ki, estetikten uzak, alelacele yapılmış çalakalem şeyler gibi görünüyor.

Külliyattaki kitaplar listesi



  1. Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç - Melek Sanmıştım Şeytanı (Sadeleştirilmiş Metin)
  2. Gulyabani - Gönül Ticareti (Sadeleştirilmiş Metin)
  3. Şıpsevdi (Sadeleştirilmiş Metin)
  4. Şıpsevdi
  5. Mürebbiye - Şeytan İşi
  6. Mürebbiye - Şeytan İşi (Sadeleştirilmiş Metin)
  7. Efsuncu Baba - Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür
  8. Şık- Tutuşmuş Gönüller
  9. Dirilen İskelet
  10. Kokotlar Mektebi
  11. Cehennemlik
  12. Kesik Baş - Ölüm Bir Kurtuluş mudur?
  13. Utanmaz Adam
  14. Can Pazarı
  15. İffet
  16. Ben Deli miyim?
  17. Tesadüf - Muhabbet Tılsımı
  18. İnsan Önce Maymun muydu?
  19. Ölüler Yaşıyorlar mı?
  20. Nimetşinas - Toraman
  21. Billur Kalp # Mezarından Kalkan Şehit - Mutallaka
  22. Son Arzu - Evlere Şenlik Kaynanam Nasıl Kudurdu?
  23. Eşkıya İninde
  24. Tebessüm-i Elem
  25. Deli Filozof
  26. Cadı - Cadı Çarpıyor

21. sıra yanlışlıkla iki kitaba birden verilmiş.
Evet, sizin de dikkatinizi çekmiş olmalı. Toplam 26 kitaptan oluşan listede birtakım tuhaflıklar var. 21. sırayı paylaşan iki ayrı kitap var.

Büyük olasılıkla bu kitaplardan birinin farklı bir numarayla yer alması düşünülmüştü. Fakat hazırlık aşamasında gözden kaçan bir yanlışlık, basım hatta dağıtım aşamasına dek kimsenin dikkatini çekmemiş ve dizi bu halde piyasaya sürülmüş olmalı.

Kitapların gerekli ilgiyi devşiremediğini yazının başında da dile getirmiştim. Ne yazık ki kitapların neredeyse tümü tek baskıda kalmış ve yeni baskısı yapılmamış. Bu yanlışın farkına varıldı mı bilmiyorum; ancak varıldıysa da yeni basımlar yapılmadığı için düzeltilme fırsatı olmamış belli ki. Yine, ilgi görmeyeceği düşünüldüğünden olacak ki; Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç - Melek Sanmıştım Şeytanı ve Gulyabani - Gönül Ticareti adlı kitapların sadeleştirilmemiş özgün metni bu dizinin içinde yer almıyor. Benim gibi, sevdiği yazarların külliyatını oluşturma ve onları özgün dilinden okuma gibi gibi takıntıları olanlar için son derece üzücü bir durum.

İlk ve tek basımları 2012 yılında yapıldığı için çoğu kitap artık piyasada tükenmiş ve nadirata düşmüş. Ancak sahaflarda bulunabiliyor. Benim de hâlen birkaç eksiğim var.


Son söz


Gerek edebiyat gerekse okur niteliğinin gitgide düştüğü günümüzde bir daha kolay kolay hiçbir yayınevinin Hüseyin Rahmi Gürpınar külliyatı yayınlamaya girişeceğini sanmıyorum ne yazık ki.  Umarım yanılırım. Sonuçta, birkaç yüz kelimeyle yazılmış saçma sapan aşk hikâyelerinin, vampir öykülerinin daha fazla para getirdiği bir dönemdeyiz.

Kimsenin Türk edebiyatını tanımak, tanıtmak ve yaygınlaştırmak gibi ulvî amaçları kalmadı. Okuduğumuz metinde anlamını bilmediğimiz eski bir sözcük görünce öcü gibi korkuyoruz. Çoğumuzun sözlüğe son başvuruşu herhalde ilkokuldaydı. Bu piyasa koşullarında bu yayınevlerinin elini taşın altına koyup bu külliyatı yayınlaması takdire şayandı. Yazık ki biz okurlar değerini bilemedik. 

Abdülhak Şinasi Hisar külliyatı

Abdülhak Şinasi Hisar, edebiyatımızın kıyıda köşede kalmış, unutulmuş ve hak ettiği değeri bir türlü görememiş yazarlarından biri. Gönlünü edebiyata ve İstanbul'a vermiş yetenekli bir yazar; tam bir İstanbul beyefendisi.

Çamlıca'da, Göksu'da ve Boğaziçi'nin başkaca güzide semtlerinde yapılan gezintiler, mehtap izleyişler artık bütünüyle geçmişte kalmıştır. Fakat Osmanlı toplumunda kültürel değişimin son hız sürdüğü bir dönemde, Hisar bu değişimi yozlaşma olarak algılamakta ve geçmişin ışıltılı günlerini özlemektedir. İşte Hisar'ın edebiyatının esin kaynağı bu geçmiş özlemi.

Boğaziçi'ni başlı başına bir medeniyet olarak gören ve bu adlandırmayı bir terim olarak yaşamımıza sokan bizzat Abdülhak Şinasi Hisar'dır. Bunun yanısıra Fahim Bey gibi abidevî bir karakteri de  yazınımıza sokmuştur.

Yaşamı


Yazar kimliği kadar, araştırmacı, eleştirmen ve aydın kimliğiyle de üzerinde durulması gereken Hisar'ın yalnızca yapıtlarının adları bile sanıyorum onun donanımına ilişkin kabaca bir fikir vermeye yeterlidir. Aşağıda yazarın tüm yapıtlarının listesini sıralayacağım fakat ne sağlığında, ne öldükten sonra rahata erebilen bu talihsiz yazarın yaşamını sizlerle kısaca paylaşmak isterim öncelikle.

1883 yılında varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Babası hayranı olduğu iki şairin; Abdülhak Hamit Tarhan ve Şinasi'nin adlarını vermiş ona. Çocukluğu, Boğaziçi'nin seçkin semtlerinde geçmiş. Dadılarla, özel hocalarla büyümüş. Galatasaray Lisesi'ni bitirmiş; yükseköğrenim içinse Paris'e gitmiş.

Yaşamı boyunca hiç evlenmemiş. Söylentilere göre ömrü boyunca tek bir kadını sevmiş. Hisar'ın imkânsız aşkının Şair Nigâr Hanım olduğu yazılıp çiziliyor. Aralarındaki yaş farkında bakıldığında, Hisar'ın delikanlılık döneminde Şair Nigâr Hanım'ın 30'lu yaşların ortalarında bir kadın olması gerekiyor. Bu da, bu aşkın imkânsızlığının nedenini açıkça ortaya koyuyor.

Yurda döndükten sonra bir dönem memuriyet görevinde bulunan; çeşitli gazete ve dergilerde çalışan Hisar babasının ölümünün ardından pek o kadar da parlak bir yaşam sürmemiş. Bunun izlerini, çağdaşı olan yazarların anılarını okuduğumuzda sürebiliyoruz. Pek konuşmaz, pek fazla kimseyle görüşmez, dost eğlencelerine pek katılmazmış.

Rumelihisarı'nda babadan kalma yalısının köhnemişliğinden çok utanır, "yakında yeni bir yere taşınacağız" der dururmuş. Elbette kıt kanaat geçimle ne yalıyı yenileyebilmiş, ne de yeni bir yere taşınmaya muvaffak olmuş. 3 Mayıs 1963 tarihinde öldüğünde cenazesine bir avuç yakınından başka kimse katılmamış. Bugün Zeytinburnu'nda Merkezefendi Mezarlığı'nda dinlenmekte. Yapıtları gibi, mezarı da kıyıda köşede kalmış.

Yapıtları


Abdülhak Şinasi Hisar'ın kitapları uzunca bir süre bölük pörçük yayınlanmış. Özellikle ölümünün ardından uzunca bir süre unutulmuş. Eserleri, Dr. Necmettin Turinay'ın özverili çabalarıyla yeniden basılmaya ancak 2005 yılında başlamış. Yapı Kredi Yayınları (YKY) uzunca bir süre bu yapıtları özenli bir biçimde basarak biz edebiyatseverlerle buluşturdu. Ancak artık kitapların yeni baskısı yapılmıyor ve tüm Abdülhak Şinasi Hisar kitapları nadirata; hattâ deyim yerindeyse karaborsaya düştü.

Talep varsa niçin yeni baskı yok diye soracaksınız. Yazarın hiç evlenmediğini ve hayatına hiçbir kadının girmediğini söylemiştim. Dolayısıyla çocuğu ya da birinci dereceden hiçbir mirasçısı yok. Bilmem kaçıncı dereceden mirasçıları ise şimdilerde anlaşmazlığa düştüğü için kitabın yeni baskılarına müsaade etmiyorlarmış. Eğer doğruysa öfkelenmemek elde değil gerçekten. Bir avuç insanın maddi çıkarı nedeniyle koca bir toplumun ortak kültür mirasından yoksun kalmasını benim gönlümü burkuyor.

Büyük çoğunluğu yazarın sağlılığında yayımlanan yapıtlarının yanısıra, ölümünden sonra gazete ve dergilerde çıkan köşeyazısı ve makalelerinden derlenerek kitap haline getirilen yazıları da var. Yapı Kredi Yayınları'ndan bugüne dek yayımlanmış yapıtları şöyle: 


  1. Çamlıca'daki Eniştemiz
  2. Fahim Bey ve Biz
  3. Ali Nizami Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği
  4. İstanbul ve Pierre Loti
  5. Yahya Kemal'e Veda
  6. Ahmet Haşim: Şiiri ve Hayatı
  7. Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde
  8. Boğaziçi Yalıları
  9. Boğaziçi Mehtapları
  10. Geçmiş Zaman Köşkleri
  11. Geçmiş Zaman Fıkraları
  12. Kitaplar ve Muharrirler I
  13. Kitaplar ve Muharrirler II
  14. Kitaplar ve Muharrirler III
  15. Türk Müzeciliği
  16. Eski Zaman Edipleri

8 Kasım 2017 Çarşamba

Bizans Süiti - [Rosie Pinhas-Delpuech]

Bizans Süiti kitap kapağı
77 sayfalık bu minik kitap, bir sahafın "Sepet 5 lira" köşesinde buldu beni. Kendiliğinden geldi, elimin altına giriverdi. Arka kapağı okur okumaz, alınacakların arasına koymuştum onu...

Bir Türkiye Yahudisi olan Rosie Pinhas-Delpuech, kitapta kendi çocukluğundan, bizim yakın tarihimizden yansımaları paylaşıyor bizlerle. Çokdilli bir ailede, hiçbir dili anadili olarak benimsemeksizin yaşayan, Türkçeyi ilk kez okula gittiğinde öğrenen bir kız çocuğunun gözünden...

Anı/anlatı türündeki kitap, Yapı Kredi Yayınları tarafından 2004 yılında yayınlanmış. Genç yaşlarda Fransa'ya yerleşen ve hâlen aynı ülkede yaşayan yazar, kitabı Fransızca olarak kaleme almış. Türkçe çevirisi Aysel Bora'ca yapılmış.

Kitap; Gece, Gündüz, Obur Devin Ziyareti, Sofa, Sözsüz, 10 Kasım, Yol, Bayrak, Dağ ve Z/S adlı on bölümden oluşuyor. Okul öncesinden başlayarak, yazarın ortaokula varana kadarki yıllarını anlatıyor. "Anadilim bir yabancı dil" epigrafı ile başlayan kitap yazar tarafından G.R. adlı kişiye adanmış.

***

Babası Fransız, annesi Alman kültürüyle yetişmiş ve dolayısıyla bu dilleri mükemmelen konuşan; büyükannesi ise yarı İbranice yarı İspanyolca konuşan, sokaktaysa her gün bambaşka bir dil duyan bir çocuk olsaydınız siz hangi dili benimserdiniz? Ya da bir dili benimseyebilir ve kendinizi o dile ait hisseder miydiniz?

Yazarın doğumundan birkaç yıl önce Avrupa'nın göbeğinde, Hitler Almanya'sında yaşanan olaylar henüz çok tazeyken, annenin çocukla Almanca konuşmaya çalışması ev halkınca hoş karşılanmamaktadır. Yüzyıllar önce ataları İspanya'dan sürülerek Edirne'de yaşama tutunan aile, Yahudi İspanyolcasını kaydadeğer bir dil olarak görmemekte ve küçümsemektedir. Yahudi İspanyolcası anne ve büyükanne arasında yalnızca aile dedikoduları yapmak için kullanılan bir gizli anlaşma biçimidir. İbranice; yalnızca din öğretimi sırasında kullanılan, günlük yaşamda hiçbir yeri olmayan ölü bir dildir zaten. Türkçe ise zaten okula başladığında öğrenecek denilerek hepten ikinci plana atılmıştır.

***

Kitabın ilk bölümünde, yazarın küçücük bir kız çocuğuyken öğrendiği ilk Türkçe kelime olan "Poyraz Sokak"tan söz ediliyor. Sokaktaki insanların konuştuğu dilde olan bu sözcüğün, küçük çocuğun zihninde edindiği yer, yıllar sonra yetişkinlikte bile asla silinmiyor.

Evin başköşesindeki Alman yapımı Blaupunkt radyosu, salondaki kömür sobası, başı kırılan ve parmakları sobaya yapıştırılan oyuncak bebek, nüfus sayımında eve gelen nüfus memuru, zatürreeden ölen bir kardeş, Nilüfer Hatun İlkokulu'na başlayış, yeni arkadaşlar, Türkçeyle tanışma, öğretmenler, kadın öğretmenler çocukların kafasına vurduğunda bileklerindeki altın bileziklerden çıkan metal şangırtısı, 10 Kasım törenleri, sokaklara dökülen saldırgan bir kalabalığın Ya Taksim Ya Ölüm sloganları, pencerelere asılan Türk bayrakları ve yazarın çocuk belleğinden yetişkinliğe ulaşabilen başkaca anı kırıntıları 77 sayfa boyunca bizlere bizi öğretiyor.

Kitabın Z/S adlı son bölümündeyse ortaokul için Fransız Okulu'na kabul edilen Rozi'nin hayatı belki de sonsuza dek değişiyor, adıyla birlikte. Yıllarca Rozi diye yazmayı öğrendiği adı artık Fransızca yazım kuralları gereğince Rosie olarak dayatılıyor. Belki de bu yüzden 20 yaşına geldiğinde kendini Rozi olarak Türkiye'ye değil de, Rosie olarak Fransa'ya ait hissettiği için Fransa'ya göç etmeye karar vermiştir yazarımız...

***

Pangaltı ile Harbiye arasındaki Poyraz Sokak bugün hâlâ yerli yerinde duruyor. Heyhat ki bugün o sokakta Madam Rosie ile ailesinden hiçbir iz yok. Fakat belki Teşvikiye'deki Nilüfer Hatun İlkolulu'nun tozlu arşivinde bir kayıt defterinde adı kalmıştır. Z ile... Rozi olarak...


9 Ekim 2017 Pazartesi

Gurabahâne-i Laklakan - [Ahmet Haşim]

Adı edebiyat derslerinde sıkça duyulan, edebiyat çevrelerinde üzerine epeyce konuşulan bir şair Ahmet Haşim. Benim şiirle pek aram olmadığı için kendisiyle tanışmam pek geç oldu diyebilirim. Geç de olsa tanışmamıza vesile olan ise Selim İleri'nin yazılarıdır. Her yazısı edebiyata ilişkin bin bir ipucu ve işaret saklayan Selim İleri'nin kim bilir hangi kitabında gördüm Ahmet  Haşim ve eseri Gurabahâne-i Laklakan'ın adını. Bu ilginç ve gülünç eser adını görür görmez altını çizmiştim...

Gurabahâne eski Türkçede düşkünlerevi anlamına geliyor. Laklakan ise leylek sözcüğünün Arapça çoğul biçimi. Yani günümüz Türkçesiyle "Garip/Düşkün Leylekler Evi" demek. Türk dilinin kurallarıyla ve grameriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan tamlamalarla, çoğullamalarla dolu bu yazım dili artık çok şükür dilimizden temizlenmiş olsa da Ahmet Haşim, yaşadığı dönem dolayısıyla böyle yazmış, eserinin adını böyle seçmiş. Ahmet Haşim'in dil kullanımına ve dilde sadeleşme çabalarına olan karşıtlığına da ayrıca değineceğiz.

Elimdeki kitap, Dergâh Yayınları'ndan çıkmış. Bütün Eserleri dizisi içinde yer alan üçüncü kitap. Gurabahâne-i Laklakan ve Diğer Yazıları adlı iki bölümden oluşan bir derleme niteliğinde. Kitap, İnci Enginün ve Zeynep Kerman tarafından yayına hazırlanmış. İçinde birkaç edebî hikâye, çeşitli yerli gazetelerde çıkan köşeyazıları ve yazarın yurtdışındaki gazetelerde yayınlanan Fransızca makalelerinden oluşuyor. 367 sayfalık kitabın sonunda, özellikle araştırmacıların işine yarayacak çok işlevsel bir de dizin var.

Öncelikle şunu söylemekte yarar var: Ahmet Haşim, yazdığı dönemlerde neredeyse bütün ünlü yazarlarca benimsenen dilde sadeleşme ve Öztürkçeleştirme çabalarının en ateşli muhaliflerinden biri. Bu nedenle yazdığı yazılar dönemin en ağdalı, en ağır söylemlerini yansıtıyor.

Örneğin, Arap harflerini kullandığımız dönemlerde sözcüklerin yazımının sadeleştirilmesi ve bir standarda oturtulması konusunda başlanan seferberliğe ateş püskürüyor. Aşk, araba vb. sözcüklerin Arapçadaki gibi 'ayın' harfiyle yazılması yerine 'elif'le yazılmaya başlanmasına karşı çıkmak için hiç üşenmeyip makale yazabilecek muhafazakârlıkta bir yazar Ahmet Haşim.

Halk tarafından kullanılan gündelik sözcüklerin şiire girmesine katlanamıyor. Bu nedenle başta şiirleri olmak üzere tüm yazıları baştan aşağı Arapça ve Farsça sözcüklerle / tamlamalarla dolu. Hatırı sayılır bir Arapça ve Farsça söz dağarcığınız yoksa bu kitaptan bir verim almanız pek olası görünmüyor; zira kitabın hazırlanışında dipnotlarla sözcüklerin günümüz Türkçesindeki anlamları/karşılıkları verilmemiş. Kitap sonunda herhangi bir sözlükçe de yok.

Gel gelelim, kitabımız okurlarına paha biçilmez bir bilgi kaynağı vadediyor. Özellikle köşe yazılarında yaşadığı dönemin nabzını tutan; resimden heykele, müzikten sinemaya, mimariden modaya, yerli edebiyattan yabancı edebiyata her konuda söyleyecek bir lafı -ve epeyce bilgisi olan- bu adama hayran kalmamak elde değil.

Günümüzde İnternet sayesinde dünyanın tüm bilgisi hepimizin cebine dek girmiş olduğu halde hiçbirimiz böylesine donanımlı ve bilgili değiliz. Ahmet Haşim, nasıl oluyor da 1920'lerin başında Hint edebiyatından, Amerikan edebiyatına tüm dünya yazınına hâkim olabiliyor; insan gerçekten hayret ediyor doğrusu!

Ahmet Haşim'in genel kültürünü, dünya kültür ve sanat akımlarına olan hâkimiyetini gördük, takdir ettik; tamam. Fakat kişisel olarak her görüşüne katıldığımı söyleyebilir miyim? Gelin, Ahmet Haşim'in düşünce yapısına biraz eğilelim...

Ahmet Haşim
Ahmet Haşim'de dinî anlamda bir tutuculuktan söz etmek mümkün değil. İnançlı fakat katı ve tutucu değil. Aksine kimi yazılarında kadınların aşırı kapalılığı başta olmak üzere çoğu konuda fazla serbest bir din anlayışı benimsediğini söylemek hiç yanlış olmaz.

Ancak tahminimce doğup büyüdüğü coğrafyanın -Bir zamanla Türkiye toprağı olan Bağdat'ta dünyaya geliyor ve İstanbul'a sonradan gelerek Türkçesini tekamül ettiriyor- hayat görüşünün biçimlenmesinde büyük etkisi olmuş. Kitap boyunca pek çok yazıda kadın düşmanı (mizojen) ve ırkçı söylemlerle karşılaşıyorsunuz. Yazının sonuna ekleyeceğim alıntılarda birkaç örneğe yer vereceğim.

Kitapta beni en çok şaşırtan noktalardan biri Ahmet Haşim'in Avrupa gazetelerinde yayınlanmak üzere yazmış olduğu Fransızca makaleler oldu. Fransızca diyorsam, sağlam, çok sağlam bir Fransızcadan söz ediyorum. Günümüzde değil Türk edebiyatçıları içinde, edebiyat araştırmacıları içinde dahi böylesine nitelikli, dolu, kusursuz bir Fransızca ile makale yazacak çok az kişi olduğunu iddia ediyorum. Varsa çıksın, iki satır yazsın ve yayınlatsın da görelim.

Dikkatimi çeken bir başka husus ise yıllar içinde, özellikle de cumhuriyetin ilanından sonraki yıllarda Ahmet Haşim'in dil konusundaki tutuculuğunu bir kenara bırakıp, halkın diliyle, daha yalın bir Türkçeyle yazmaya başlaması oldu. Belki genç Cumhuriyet'in dil, alfabe ve ulusal kimlik konularında cesurca devrimler yaptığı dönemde camiada tutunmak, sivrilmemek, göze batmamak ya da hayatta kalmak için yazarın kendi kendine bilinçli uyguladığı bir sansürdü bu... Ya da dilin doğal gelişimine karşı koyamadı ve süreç içinde istemsizce kendi dilini sadeleştirdi Ahmet Haşim.

Yazımı bitirip alıntılara geçmeden önce, şunu söylemek isterim ki; bir spor karşılaşmasında taraf tutar gibi Ahmet Haşim'i destekleyen ya da ona karşı duran bir tavır alacak değilim. Onun edebî ve sanatsal birikimini, dile olan hâkimiyetini gördükçe bir sonraki sayfayı daha bir istekle çevirdim. Ancak, yeri geldi, günümüzün insanî ve toplumsal değerleriyle ters düşen görüşleri nedeniyle rahmetliye öfkelendim.

İyiyi, kötüyü, amaları, fakatları bir yana bırakıp şunu söyleyebilirim: Ahmet Haşim yazdıklarıyla bizim edebiyatımızın bir değeri. Onu okumak, bilmek, tanımak Türk edebiyatseverlerin boynuna bir borç.

***

Şeklimiz bir hile ve bir yalandır. İnsan, meyveleri aksine yapılmış bir mahlûktur. Tatlı eti dışarıda ve iç tarafı ele alınmayacak olan tarafıdır. 

***

Halbuki kıymeti nisbî olan iffet; zaman, iklim, din, âdet ve bilhassa giyiniş tarzlarına göre değişen kararsız bir fazilettir.

***

Mamafih, sebepler ne olursa olsun, bugünkü kadın çıplaklığının cinsî cazibeyi azaltmakta ve hassasiyeti uyuşturmakta olduğunda hiç şüphe yoktur. Nâmütenâhî çıplak bacaklar ve sayısız açık göğüsler göre göre, erkek gözü kadın etinin yalnız görünüşüyle doyuyor. Bu soğuk ve lakayt göze hırs parıltısını verebilmek için şimdi kadın ne müthiş kudretler sarf etmeğe mecburdur!

***

 Millî harslar yüzündendir ki memleketler henüz yekdiğerinin güzelliğini anlamağa muktedir olmuyor.

***

Kadın ancak örtünüp saklandığı andan itibarendir ki, bir fitne ve fesat unsuru oluyor. (...) Zira çıplak bir kadın vücudu karşısında hayalimiz harekete gelmek için hiçbir gıda bulmaz. Halbuki "hayal" örtülü bir kadınla karşı karşıya gelince derhal mahrem örtülerin altına girer ve orada müheyyiç bir âlem yaratmağa başlar. Hayali tahrik eden her şey gibi "örtülü kadın" da ahlâka münafidir.

***

Kadın mı güzel, erkek mi?
(...)
Ekser hayvan cinslerinde erkeğe nazaran dişi çirkindir.
(...)
İnsan cinsinde de, dişinin erkekten daha güzel olması için hiçbir sebep yoktur. Kadının süslenmeğe muhtaç olması, saçlarını bir uzatıp bir kısaltması, hayvan kürklerine sarınması, fıtraten güzel olmadığının ve bunu kendisi de bildiğinin kâfi bir delili değil midir? Erkek sunî süs vesaitine tenezzül etmez, zira erkek güzelliği buna müftakır değildir. 

***

Serveti bu gibi zelil ellere bu kadar kolayca râm olmuş görenler, cüzzamlı olmaktan, sakat olmaktan utanır gibi, fakir olmaktan da utanmağa başladılar. İşte bu suretle parasız görünmek hicabı, dünya sahasında namus hicabını mağlup etti.

***

Ey, en küçük heveslerine esir olduğumuz kadınlar! Söylemezsiniz ama pekâlâ bilirsiniz ki, bütün varlığınız erkeğin size karşı duyduğu aşka bağlıdır. Erkeğin aşkı olmasa, düşük omuzlu, kısa ayaklı, iri kalçalı, korkunç bir mahlûk şekline istihale etmenize mâni ne kalır? Erkek aşkına lisan veren dâhilerin, sihrengiz aynalar teşkil eden ulvî eserlerinde aksinizi gördüğünüz içindir ki, kendinizi beğenirsiniz.

***

Bugüne kadar kadınlarımız, bilâistisna, dünyanın en güzel kadınları zannedilirdi, çünkü çarşafın sihrine bürünmeden ziyaya çıkmazlardı. Fakat vakta ki bu müheyyiç mahremiyetlerinden çıktılar, siz yabancılar çirkinlik nispetinin bizde yüzde doksan beş olduğunu hayretle gördünüz. (...) Çirkin tasavvur edemediğiniz Türk kadının, her yerde olduğu gibi ekseriyetle çirkin olduğunu görünce, bunu birden hâsıl olmuş esrarengiz bir tereddidir sandınız...

***

Herkesin imlâyı doğru bilmeğe ne mecburiyeti var. Neden istikabalin bütün demircileri, ustabaşıları, şoförleri, bakkalları ve kasapları imlâyı mükemmelen bilmeğe mecbur tutulsun?

***

Lisanı doğru yazmağı bilen bir kadına henüz tesadüf edilmemiştir. 




3 Ekim 2017 Salı

Intermezzo - [Fikret Adil]

Intermezzo
Fikret Adil, ne yazık ki günümüzde çok tanınan, bilinen bir yazar değil. Hatta unutulmuşken, şans eseri keşfedilip eserleri yeniden basılmış desek yanlış olmaz. Fikret Adil ile ilgili genel bilgileri ve benim yazarı nasıl keşfettiğimi bir diğer kitap yorumu olan Asmalımescit 74 yazısında paylaşmıştım.

1930'ların Türkiye'sinde Beyoğlu'nda yaşayan ve tam anlamıyla bir Bohem hayatı süren Fikret Adil'in, kendi yaşantısından kesitler daha çok Asmalımescit 74 kitabında yer alıyor.

Intermezzo ise yine 1930'ların İstanbul'una ayna tutmakla birlikte Fikret Adil'in kendi yaşamını değil; onun tanıklığında yaşanan ve İstanbul'dan Atina'ya uzanan büyük bir aşk skandalını anlatıyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarında resmimizin, tiyatromuzun, şiirimizin, romanımızın nabzını tutmak isterseniz Fikret Adil'i mutlaka okumalısınız. Sanatın her dalını yakından izleyen bu adamın çevresi doğal olarak sanatçılarla çevrili. Bu ilişki sıradan bir tanışıklık değil, güçlü bir arkadaşlık, dostluk olarak çıkıyor karşımıza.

Kitabımızın ana konusunu oluşturan bu aşk skandalının kahramanı da Fikret Adil'in çevirdiği bir oyun sayesinde tiyatroda tanıştığı Yorgos Pappas adlı Atina'ya göçmüş bir İstanbul Rum'udur.

Pappas, bir Fransız kızına tutulup Montpellier'ye yerleşmiş ve çocuk sahibi olmuşsa da kaynatası ona bir türlü ısınamamıştır ve bir gün onun zoruyla, onun ayarladığı bir trene binerek karısını ve çocuğunu terk eder. Bundan sonra Atina'ya, meşhur olan annesinin yanına yerleşir ve tiyatro yapmaya başlar. Sayısız gönül eğlencesi kadınlar gelir ve geçer Pappas'ın yaşamından bu dönemde.

İşler, Pappas bir gün trupuyla birlikte İstanbul'a turneye çıktığında değişecektir. Onu sahnede izleyip âşık olan Musevi kızı Tina, ayrıntılarını kitapta bulacağınız şekilde, Pappas'ı da kendine âşık eder ve iki yeni sevgili din ve millet farkını umursamayarak birlikte kaçmaya karar verir.

Kızın zengin işadamı babası durumdan kuşkulanıp onları takip ettirse de, genç âşıklar ustaca bir planla herkesi atlatırlar ve ilk uçakla Atina'ya kaçarlar. Ertesi gün tüm İstanbul ve Atina gazeteleri iki çılgın âşığı konuşmaktadır. Kızın babası perişan olmuştur. Kızı kaçtığı için değil, haciz korkusuyla kızından bile habersiz tüm mal varlığını kızının üstüne yaptırmış olduğu için!

Kızının peşinden doğruca Atina'ya giden baba, mal varlığını güvenceye almak için kızının aklını çelecek kirli planlar yapar ve başarılı da olur. Düzmece belgelerle Pappas'ı katil gibi göstererek kızının aklını çeler ve tüm mal varlığının kızının üstünde olduğunu sonunda ona da açıklayarak Pappas'ı servet avcısı konumuna düşürür. Tina nedense inanır ve Pappas'a dönmez.

Babasının kızı zorla tuttuğunu düşünen Pappas, yakın arkadaşlarıyla bir plan yaparak sevgilisini kaçırmaya karar verir. Bu planın tüm ayrıntılarını kitapta okuyacak ve çok güleceksiniz. Yalnız şunu bilin ki, Pappas son dakika Tina'yı kaçırmaktan cayıyor. Pappas, yıllar sonra Fikret Adil'e bunun nedenini şöyle açıklıyor:

- Sen, dedi, bir gün bana Türkçe bir darbımesel söylemiştin. Onu hatırladım da ondan.
- Neydi o darbımesel?
- Zorla güzellik olmaz. 

***

Asmalımescit 74 kitabında Yeşilköy tayyare istasyonundan Paris'e bir uçuşun 19 buçuk saat sürdüğünü öğrenmiş ve çok şaşırmıştım. Bu kitapta da öğrendim ki eskiden İstanbul'un Boğaziçi semtlerinden biri olan Büyükdere'de bir havalimanı varmış. Kahramanlarımız buradan uçağa biniyor ve 4 saatlik bir uçuşun ardından Atina'ya varıyor. 

Bu söyleyeceklerim kitapta yok ama öylesine ilgimi çekti ki kısa bir araştırmadan sonra şu bilgilere ulaştım: Deniz uçaklarının kullandığı bu alana posta uçakları inip kalkarmış. İtalyan kökenli Aero Espresso firmasına ait uçaklar Büyükdere'den kalkarak Atina üzerinden İtalya'nın Brindisi limanına inermiş. 

***

İntermezzo sözcüğü Türkçe sözlüklerde "opera ve operetlerde perdeler arası çalınan serbest müzik" olarak tanımlanıyor. Aynı zamanda Intermezzo'nun 1930'ların Beyoğlu'sunda bir mekân adı olduğunu görüyoruz. Intermezzo sözcüğünün ya da adının kitapta hiç geçmemesi bu bağlamda düşündürücü bir hâl alıyor. Vatan gazetesinin kitap ekinde rastladığım bir yoruma göre ise, yazar bu adı Beyoğlu'ndaki aynı adlı mekândan mülhem Bohem hayatının simgesi olarak seçmiş olabilir. Bana son derece mantıklı geldi. 

***

Yazara ait iki diğer kitap olan Avâre Yıllar ve Gardenbar Geceleri'ni de yayınlayacağını duyuran Sel Yayıncılık, bu kitapları birleştirilerek tek bir kitap haline getirilmiş ve bu hâliyle yayınlanmış. En kısa zamanda alıp okuyacağım! Bunca çer çöp arasında Fikret Adil okumaya öylesine değer ki!

Bir Çift Ayakkabı - [Sunay Akın]

Bir Çift Ayakkabı
Sunay Akın, en sıradan şeyleri bile sihirli sözcüklerle bir şiir gibi anlatmayı becerebilen bir yazar. Bir Çift Ayakkabı, bu yeteneğin en somut örneklerinden biri. Ayakkabı gibi sıradan, önemsiz, hatta itici bir nesne, Akın'ın o güzel anlatımıyla edebiyatımıza giriyor.

Yazar'ın İlker İnan ve Atalay Tarlabaşı adlı kişilere ithaf ettiği kitap, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan yayınlanmış. İlk baskısı Kasım 2011'de yapılmış ve Zeytinburnu'nda basılmış. 184 sayfadan oluşuyor.

İstanbul'un Nâzım Planı ve Kızkulesi'ndeki Kızılderili kitaplarından sonra bu kitap, yazarın okuduğum üçüncü kitabıydı. İstanbul'un Nâzım Planı'nı çok severek okuduysam da, Kızkulesi'ndeki Kızılderili'de akmayan, doğal olmayan bir şeyler sezmiştim. Gel gelelim, Bir Çift Ayakkabı ile yeniden o ışıltılı Sunay Akın tarzına döndük.

Neler yok ki Bir Çift Ayakkabı'da... Bu nesnenin edebiyattan, resme, tarihten sinemaya, spordan dine yaşamımızın aslında her alanında kendine yer bulmuş olduğunu belki ilk kez bu kitapla fark edeceksiniz. Nasıl olup da bugüne dek kimse kalkıp ayakkabıların hakkını teslim etmemiş diye hayıflanacaksınız. Hatta kitabı okurken "Ayakkabı binlerce yıldır, gündelik yaşamımızın bir parçası, acaba dünyada bir ayakkabı müzesi var mıdır?" diye düşünmüştüm ki, bu kitap onun da yanıtını verdi. Varmış meğer!

Kitap tüm Sunay Akın kitapları gibi baştan aşağı hayret verici, aydınlatıcı ve bilgilendiriciydi. Altını çize çize, bol bol yıldızlar koyarak okudum. Ancak herhalde en çok dikkatimi çeken bölüm şu oldu:

İslam dünyası da, mabede girerken temiz kalpliliğin, arınmışlığın ve bağlılığın ifadesi olarak ayakkabılarını çıkarmayı sürdüren kültürlerdendir. Ne var ki Türkiye'de bir camiden içeri girerken kapıda bırakılan sadece ayakkabı değildir. Tıpkı ayakkabı gibi, Türk milleti anadilini de mabetlerinin dışında bırakır!.. Ve camide, Tanrı'ya olan bağlılığını, temiz kalpliliğini, sevgisini anlamadığı bir dille ifade etmek zorunda kalır. 

Bunun dışında evden kaçan karısının ayakkabası içine para koyan adamın hikâyesi, İstanbul boyacılarının ve boya sandıklarının hikâyesi, dünyanın en büyük ayakkabısının hikâyesi, Kızkulesi'nin bekçisinin ayakkabı dolabı yaptığı kitaplığın hikâyesi, kış günü yalınayak gezen bir oğlan çocuğuna verilen bir çift ayakkabının hikâyesi, çizmeyi aşmak deyiminin hikâyesi, astronotların aya bıraktığı ayakkabıların hikâyesi ve Abdülaziz'in içine toprak doldurup giydiği ayakkabının hikâyesi bu kitapta okurlarca keşfedilmeyi bekliyor.